Contact Us

Use the form on the right to contact us.

You can edit the text in this area, and change where the contact form on the right submits to, by entering edit mode using the modes on the bottom right. 

           

123 Street Avenue, City Town, 99999

(123) 555-6789

email@address.com

 

You can set your address, phone number, email and site description in the settings tab.
Link to read me page with more information.

Renkli Bir Kişilik, Çok Sesli Bir Ressam Özdemir Altan’ın Üslup Dönemleri

Yavuz Kaynar

20 Kasım-31 Aralık 1993 tarihlerinde Kare ve Mine Sanat Galerilerinde izleyeceğimiz Özdemir Altan sergileri öncesi sanatçının özellikle üslup dönemlerini içeren bir söyleşi yaptık. Bu dönemleri örnekleyen resimler ve ilginç cevaplarla gerçekleşen bu röportajı sizlere sunuyoruz. 

Antik Dekor: Sayın Altan, Türk resim sanatındaki konumumuz sanat ortamınca yakından biliniyor. Daha önce geliştirdiğimiz üsluplar ve büyüt boyutta duvar halıları ile sürekli olarak dikkatleri üzerinizde topluyordunuz. Son olarak dünyada ilk kez yapılmış bir uygulanan olan ve belki de “farklı köken elemanlarla geliştirilmiş bir sanat” diyebileceğimiz çalışmanızı bize nasıl tanıtabilirsiniz?

Özdemir Altan: Sanatı, birbirinden farklı kavram ve mantıklar oluşturur. Bir araya gelen farklılıkların uyuşmazlığı bir bütünde birleşirler. Sanat böylece bir uyum değil, aksine uyumsuzlukların serüvenidir. Son elli yılda Türk Resim sanatının yüzeye yapışık görünümünün nedeni işi bağdaştırma, armonize ederken “birbirine yakıştırma” sanılması yanılgısıdır. Ancak, Dünya görüşünden müziğine, tekdüze bir toplumun yarattığı resim de yüzeysel olmalıdır. Bu çok doğal.

K.Taşkent Galerisi’nde sergi açılışı. 1992.

Soyağacı, 1991. 162x130 cm Özel Koleksiyon

Özdemir Altan: Sanatı, birbirinden farklı kavram ve mantıklar oluşturur. Bir araya gelen farklılıkların uyuşmazlığı bir bütünde birleşirler. Sanat böylece bir uyum değil, aksine uyumsuzlukların serüvenidir. Son elli yılda Türk Resim sanatının yüzeye yapışık görünümünün nedeni işi bağdaştırma, armonize ederken “birbirine yakıştırma” sanılması yanılgısıdır. Ancak, Dünya görüşünden müziğine, tekdüze bir toplumun yarattığı resim de yüzeysel olmalıdır. Bu çok doğal.

Sanırım benim geliştirdiğim düşüncenin altındaki olgu, bu teşhis ile konuya duyduğum tepkinin üründür. 

Sorunu dilerseniz “espas” (derinlik-boşluk-mekân) deyimi ile açıklayalım. Çünkü bütün sanatlar, edebiyat, sinema bir hoşluk içine uygulanır. Biz resmi tuvalin boşluğuna yaparız. Yüzeyine değil. 

1984 yılından bu yana çalışmalarımda farklı maddeleri bir araya getirirken, onların arasındaki yapı farklılığının yarattığı çelişkileri, bir uyuşmazlık sonucu doğan farklı konumlar için uyguluyordum. Yan yana gelmiş boya tuşları ile bir insan fotosu aynı yüzeyde durmaz. Bu farklı maddelerin sayısını artırdıkça espasta Hoffmann’ın dediği gibi “git-gel” başlar. 

İlk uygulama 1988 yılında çok sayıda öğrencinin birbirinden bağımsız olarak yapıp getirdikleri sanat objeleri ve resimleri, benim hazırladığım yüzeyde bir gün boyunca birleştirmekle başladı. Ben ve on beş genç sanatçı bir yüzeyin boşluğunda, yarı rastlantısal buluşuyorduk. Ancak bu Rauschenberg’in yaptığından pek farklı bir şey değildi.

Köpek Gezdirme Alanları, 1992, Resim ve Heykel Müzesi’nde uygulama sonrası. 32 m2

İkinci uygulama aynı yıl yaptığım Köpek Gezdirme Alanları Yaygınlaştırma Projesi başlıklı resminin şeması üzerine kuruldu. Büyük bir yüzeye aynı resim çizilip parçalar kontraplak ve suntadan kesilerek otuz kadar ressam, amatör, çocuk ayırım gözetmeden dağıtıldı. Onlar, bu parçaların üzerine canlarının istediği resmi yapıp bana geri verdiler. Arkaları numaralı olan bu parçaları, daha önce serbest bir soyut resim yaptığım büyük yüzeye numaralarına göre, yani tamamen rastlantısal olarak monte ettim.

Ne var ki, bu montajı gerçekleştiren yardımcılarım çalışmalarını sürdürürken ben de rahat durmayıp çalışmanın orasına burasına aksanlar, konturlar atıp duruyordum. Elli yıllık bir geçmişi olan güzelleştirme tutkum beni bir yanlışa sürüklüyordu. 

Son iki çalışma aynı yöntemlerle oldu. Ancak büyük yüzeye önceden yaptığım (bu iki uygulamanın fonları son yıllarda yaptığım soyağacı temasıdır)) diğer sanatçıların, resim üzerine monte edilen çalışmalarına ve kendi resmime hiç müdahale etmedim. 
 

 

Sonuçta ne yapmış oluyordum? Bu farklı maddeleri en radikal biçimde birleştirme eylemi aynı zamanda neyi kanıtlıyordu? En başta rastlantının önemini. Birbirine bu kadar yabancı elemanların bir araya gelmesi demek, rastlantısal oluşumun tek gerçek olduğunun kanıtı demektir. Yani her geçmiş dönemin büyük ustalarının da erişmek istedikleri, rastlantısal buluşmayı bilinçle gerçekleştirmedir anlamı a çıkıyor bundan. Özet olarak;

1- Sanatı birbirinden farklı mantık ve kavramlar oluşturur. 

2- Bütün sanatkar bir espas (boşluk) içine yerleşir. Espasın temeli farklılıkların birlikteliğidir. 

3- Birbirinden farklı yapıların arasındaki bu farkı uç noktalara kadar artırdığınızda aradaki ilişki sıfır noktasına iner. Bu andan sonra ilişkiler rastlantısaldır. 

4- O halde uyum, yine uç noktada uyumsuzluk ve rastlantıdır. O halde bütünü oluşturan ayrıntıların teker teker nitelikli olmaları gerekmez. Açıkça, ayrıntı önemli değildir.

 

1988’de ilk gerçekleştirdiği çok boyutlu çalışma. 24 m2

A&D.: Sanırım bugüne kadar altı kez değişik üslup geliştirdiniz. Bu sonuncu ise daha ziyade bir doktrin, bir kavram keşfi. Bu böyle sürecek mi, yeni farklı şeyler yapacak mısınız? 

Ö.A.: Hiç bilmiyorum. 1980’de üç boyutlulara geçeceğimi, daha önceleri örneğin Tepegöz ve Kralının Oğlu diye bir formül bulacağımı hiç bilmiyordum. Bu formül kendiliğinden oluşuyor. Çalışmalarımı sürdürürken adetlerimde kaymaya başlıyorum ve bakıyorum önüme yeni bir şey düşmüş. Bu Picasso’nun “aramam bulurum” sözünün sanatçı için geçerli olduğunu gösteriyor. Zaten “acaba ne yap” diyecek dukuma düştünüz Allah yardımcınız olsun.

A&D.: Böyle bir ortamda sürekli olarak katılımcı ve yenilikçi kalabiliyorsunuz? Sırrınızı verir misiniz? 

Ö.A.: Galiba bu yapısal bir durum. Başka türlü olamaz. Enjeksiyonlu derslerde öğrenciler Uccello’yu bir Rembrandt’ı anlatırken hazdan tüylerim ürperirdi. Bu, geçmişi iyi tanımanın verdiği hayranlığın bir sonucu. Ancak müzelerini gezerken son yıllarda özellikle Baroktan bu yana rastlasam açık söyleyeyim tahammül ediyorum. Bu da her kendi cancağazım için bakmamdan kaynaklanıyor. Yaptıklarını çok yapma ideali taşıdıklarımı kafamda olduğu sürece beni hiç doyurmuyor. 

A&D.: Bugünkü sanat tamımız için ne düşünüyorsunuz? Örneğin Sanat Fuarı... 

Ö&A.: Hafta geçmez bir uluslararası maç izlenmesin Türkiye’de. Sık sık da Dünyanın güçlü takımları ile Türk takımları maç yapıyor. İlerleme bir arpa boyu. Ya hiç batı müzesi görmeyen on beş yıldır yurtdışına çıkamamış hiç bir uluslararası ilişkiye girmeyip, kendi sanatını aynı duygularla bir arada izlememiş sanatçılardan ne bekliyorsunuz. Fuar maalesef çok zayıftı. Aldatan galericilerin ve sanatçıların gün ziyareti... Her beğendiğini iyi sanmaktan vazgeçmeliler. Yoksa bu mücella sanatla hiç bir yere çıkamayız. Herkesin sanatın, sandığından farklı bir şey olabileceği kuşkusunu arada duymasını isterim. Fena kendimizi aldatıyoruz. Bakınız bu aldatma dizesini sıralayayım. Önce hepimiz kendimizi, resimleri, galericiyi, galerici koleksiyoncuyu, koleksiyoncu ressamı, ressam koleksiyoncuyu. Merak edene yine açıklama yaparım.

(Antik Dekor Sayı 22, syf.136-137)