Contact Us

Use the form on the right to contact us.

You can edit the text in this area, and change where the contact form on the right submits to, by entering edit mode using the modes on the bottom right. 

           

123 Street Avenue, City Town, 99999

(123) 555-6789

email@address.com

 

You can set your address, phone number, email and site description in the settings tab.
Link to read me page with more information.

Fırçaya ve Kaleme Can Veren Ressam: Hoca Ali Rıza

Peyzaj, Antik A.Ş. 221.Müzayede

Eğer bu memlekette resim seviliyorsa ve zaman zaman iyi ressamlara rağbet ediliyorsa, bu zevki verenlerin başında ressam Hoca Ali Rıza Bey gelir. Kendisinin hayattayken Ord. Prof. Dr. A.Süheyl Ünver'e anlattığı sanat hayatı, yıllar sonra Dürdane Ünver'in kaleminden aktarılıyor. 

İnsanın ruhunda fırtınalar kopartacak kadar kasvetli ve soğuk bir kış günü Süheyl Ünver hocamız ile birlikte Kalamış'taki evimizdeyiz. Tarihler 20 Mart 1982'yi gösteriyor. Daima çalışır halde görmeye alışık olduğumuz, asil yüzünden zarif tebessümü eksik olmayan hocamız, arasıra başını kaldırır, ev halkına hitaben bir iki nükteli söz söyler, daha sonra bıraktığı yerden işine devam ederdi.

Peyzaj, Antik A.Ş. Arşivi 

 

Hiçbir zaman elinden kalemi ve kağıdı eksik olmayan, daima çalışırken gördüğüm hocamın, kalemi ve kağıdı bir tarafa bırakarak yeis içinde sessizce oturması beni çok fazla endişelendirdi. 

Hava şartlarıyla daralan kalbim, daha da zorlanmaya başladı. Cesaret edip soramadığım bu elemin sebebi neydi acaba? Yoksa hane halkından gizlediği herhangi bir rahatsızlığı mı vardı? Benim endişeli ve meraklı bakışlarımı fark ettiğinde ağır ağır konuşmaya başladılar. Zaten kendisine birşey sormakta zorlandığımız zamanlarda, düşüncelerimizi okumak gibi bir hasleti vardı hocamızın. 

"Ben niye ölmüyorum biliyor musunuz? Zira hocam ressam Ali Rıza Bey'in vefatı günü öldüm. Beni de onunla birlikte alıp götürdüler, gömdüler. Bir insan iki defa ölmez ki. Bugün 20 Mart, aziz hocamın naçiz vücudunun toprağa veriliş günü. Ölümünün üzerinden elli iki sene geçmesine rağmen o günkü acıyı hala kalbimde hissediyorum, hem de ziyadesiyle. Vefatı günü o çok sevdiği Üsküdar'da idim. Gafletime geldi, fotoğraf makinamı alamadım. Bir köşeye çekilip, aziz hocamın katafalktaki tabutunun karakalem resmini çizdim. Emsali olmayan bu insanın cenazesi kalktığında herşey ölmüş gibi geldi bana. Onsuz her yer sanki bomboştu, onun gibi bir başka insan tanımadım ve yerine bir başkasını koyamadım. O, benim ruhumda katmerleşmiş bir halde yerini aldı. Arada bir ruhen yaşadığımız Üsküdar'a hatırasını yaşatmaya giderim, birlikte oluruz." 

Süheyl Hocam'la Rıza Bey hakkındaki sohbetlerimiz, işte böyle soğuk bir kış günü başladı ve aralıklarla 1983 yılına kadar sürdü. Eserlerine hayran olduğum bu zatın nasıl bir mizaca sahip olduğunu çok merak ediyordum. Rıza Bey'in resimleri ve hayatıyla ilgilendiğimi gören Süheyl Hoca, sohbetlerimizin birinde "O devirde dünyaya gelmedim diye üzülmeyiniz. Size anlatacağım hikayelerle kendinizi onunla birlikte yaşamış gibi hissedeceksiniz" dedi. Okuduğunuz derleme, aziz hocamızın bu işaret ve teşvikiyle başladı, onun yıllara yayılan sohbetleriyle olgunlaştı.

Peyzaj, Antik A.Ş. Arşivi

"Hocam Rıza Bey ile tanışmam çok eskilere dayanır. Onbir yaşıma basmıştım ki, 29 Mart 1909'da aziz babam Mustafa Enver Bey'i kaybettim. Tanrım bana altı sene sonra üstadım Rıza Bey'imizi ihsan etti. 1914 senesinde, Mercan Lisesi'nin son sınıfında talebe idim. Resim hocamız Binbaşı Kemal Bey, Rıza Bey'in Harbiye'den talebesi imiş. Benim resme düşkünlüğümü bildiği için, bana verilmek üzere Rıza Bey'den iki karakalem resim çizmesini rica etmiş. Kemal Bey bu resimleri bana getirdiğinde çıldırmama ramak kaldı. Eserlerini hayranlıkla seyrettiğim bir ressamın bir değil, iki resmine sahip olmak ne büyük bir mazhariyetti yarabbim. Bu resimler beni ihya etti. 1915'de Askeri Tıbbiye'ye girdim. Ailevi sorunlar nedeniyle daha sonra Mülki Tıbbiye'de başladım. Bu tarihlerde düşman Çanakkale'de idi. Hocalarımız cephede olduğu için ekseri derslerimiz boş geçiyordu. "Ders yok" levhasını gördüğüm anda mezar taşlarının üzerindeki motifleri incelemek üzere Karacaahmed'e gidiyordum. 

Bir gün üstadım Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'den, birlikte Rıza Bey'in ziyaretine gitmeyi rica ettim. İsmail Hakkı Bey, bu teklifimi kabul ettiler. Rıza Bey'i ziyarete gittik. Üsküdar İskelesi'ne yanaştık ve hocamın Ayazma'daki evine doğru yürüdük. Kapının açılışı ve merdivenlerden aşağı hocamın inişi... Hakkı Bey'in, "Hocacığım Rıza Efendi" deyişi... Daha sonra "Hattat Şevki Efendi'nin torunudur" diye beni takdim etmesi. Rıza Bey, hiç layık olmadığım halde bana iltifatta bulundular. Müştak nazarlarla hocamın sevgili yüzünü tetkik ediyordum. Bana hatırat defterlerini ve albümlerini gösterdi. O günden sonra "Ders yok" levhasını gördüğüm anda kendimi Rıza Bey'in evinde buluyordum.

Beni oğlu gibi sevdi ve himaye etti, velhasıl onunla onbeş sene ahlak ve ince sanatlar terbiyesi altında babasızlığımı unuttum. Karakter itibariyle mükemmel bir insandı. Hayatını çok temiz yaşayarak hiç lekesiz bir şekilde tamamladı. Bu müstesna insanın hayatı tetkik olunduğunda, alınacak çok büyük dersler mevcuttur. İnsan onun yanından mutlaka birşeyler öğrenerek ayrılır. Hiçbir şey öğrenmese bile, sükutun birçok yerlerde fazilet olduğunu öğrenir. Rıza Bey iyi ahlaklı, sevimli ve ressam olarak doğmuştur. Eğer bu kabiliyetlerle doğmasa idi, iyi bir ressam doğmuştur. Eğer bu kabiliyetlerle doğmasa idi, iyi bir ressam olamazdı. Büyük olarak dünyaya gelmişti. Peygamberimiz gibi kamil insan olarak yaşadı. Fıtratındaki sanat duygusuyla resimde de kendisini ilerletti. Nefes alır gibi resim yaptı. Kırkambar dediği cep defterlerine görüp de ilgilendiği şeylerin resimlerini çizdi. 

Çok ihtiyatlı bir insandı. Bir çantası vardı ki, talebesi ona da "kırkambar" adını vermişti. İçinde iğneden ipliğe herşey mevcuttu. Boyaların, kalemlerin ve kağıtların çeşitleriyle doldurduğu bu çanta, ağır bir heybeden farksızdı. Fakat üstad bunun da kolayını bulmuştu. Koltuğunun altına bir kopça dikmiş ve onun diğer tarafını çantasına iliştirerek, koltuğunun altına aldığı çantanın ağırlığını bir hayli azaltmıştı. Çok pratik bir zekaya sahipti. Beğendiği bir yere oturduğunda, civardan hiçbir şeye ihtiyacı olmazdı. Zira, resim yapabilmek için gerekli malzeme yanında mevcuttu. 

Kırkyedi yıl askeri ve sivil okullarda resim hocalığı, ellibeş yıl kadar da sanat hayatı vardır. Şu unutulmamalıdır ki O, bir ekol sahibidir. Talebelerine daima tabiattan resim yaptırmış, modelleri kopya ettirmemiştir. 'Ressamlık, tabiattan çizmektir; modelden çizmeye çalışan, tabiattan çizerken muvaffak olamaz' derdi. Sadece bir usule saplanıp kalmamış, iyi olan her tarzı kabul etmiş, daha sonra herkese tavsiyede bulunmuştur. Talebelerini teşvik için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştır. 'En değerli hoca kimdir?' sorusunun cevabını yine kendisi verir, 'herhangi bir zor şeyi, karşısındakine en kolay şekilde öğretendir' derdi. Talebeleri arasında: Üsküdarlı Cevat, Dr. Hikmet Hamdi, Osman Asaf, Sami Yetik, Çanakkaleli İhsan, Celal Esat Arseven, Ali Rıza (Beyazıt) gibi ünlüler vardı. Benimle teması çoktu, zaman zaman bize yatıya gelir, arasıra da çalıştığım hastaneye uğrardı. Mümtaz talebelerinden birisinin evinde, ev sahiplerini rahatsız etmeyeceğine inanırsa gider kalırdı. Evinde misafir kaldığı insanlara o kadar minnet duyardı ki, 'ben bunların yemeğini yedim' diye, her seferinde bir şaheser olarak o zatın sevdiği gibi resmi, karakalemle bile olsa yapar bırakırdı."

Hoca Ali Rıza'nın imza örnekleri 

Natürmort, Antik A.Ş. Arşivi 

Rıza Bey'in sayısı çok fazla eserlerini ortaya çıkarırken ilham kaynaklarının neler olduğu, daima ilgimi çekmiştir. Süheyl Hocamıza bu kaynakları sorduğumda, aldığım cevap beni pek fazla şaşırtmadı. "Onun fırçası tabiatın sevkettiği istikametten ayrılmamış en büyük üstad olarak tabiatı bilmiş ve oradan ilhamını almaya çalışmıştır. Hayat felsefesi insanlardan uzak, tabiata yakın olmak idi. Onun eserleri başlı başına bir milli müze vücuda getirebilir. 

Rıza Bey memleketine bağlılığını, vatanını ne kadar çok sevdiğini sözle değil, eserleriyle dile getiriyordu. Tarihi abide harabelerini ve eski yaşayışımızı fırçasıyla kağıda yazarak dile getiren büyük bir üstadımızdı. Daima şaheserler yaratan fırçası bize, sevdiğimiz vatanın göremediğimiz güzelliklerini göstermiştir. O, rastgele resim yapmış bir sanatkar değil, aynı zamanda bu fikri de yaymış ve örnek olmuş bir insandır. 

Rıza Bey o kadar çok mazi hatırasını çizmiş e bırakmıştır ki, bugün bunların çoğu yerinde değildir. Bunların hepsi bir asır önceki İstanbul'da mevcuttu. Birgün bu mevzularda çalışacak olanlar, aradıkları eski hatıraları ancak Rıza Bey'in çizgilerinde bulabileceklerdir. Rıza Bey bunlarla memleketimizin birçok şehirlerinde bulduklarını tespit etmekle, zamanların asil ruhlarını da defterlerine ve kağıtlarına aksettirmekte cidden emsalsiz bir maharet göstermiştir. İşte örnek muallim böyle zevata denir. 

Eski İstanbul'un şimdi üzerine tarihin küllerinin savrulduğu güzelliklerini, Türk'ün yaşayışını, köylerini, mahallelerini, çeşmelerini, mezarlıklarını, yazlık-kışlık kahvehanelerini bütün ayrıntılarıyla, herhangi bir tesir altında kalmadan en güzel şekilde resmetmiştir. 

Üstadın eserlerinde, başka bir üstadın tesirine tabi olmuş denecek bir iz aramak, kıymeti malum bir elmasta küçük bir leke aramak gibi beyhude bir yorgunluktur. 

İstanbul ve civarının önceki hallerini kalemiyle ve fırçasıyla mükemmel bir şekilde canlandırmış. İstanbul'un bugün yanan ve yıkılan yüzlerce hatırasını tespit etmiş ve şehir tarihini alakadar eden mühim eserler bırakmıştır. Çünkü O, çocukluğundan beri aldığı asil bir ruhi terbiye ile muhitini pek beğenmiş, fırça ucundan ve bilhassa ruhundanaktardığı intibaları dile getirmiştir.

Peyzaj, Antik A.Ş. 221.Müzayede

Rıza Bey, hayatında kaybettiklerine o kadar üzülürdü ki, hiç olmazsa tesellisini, görerek veya görmüşlerden faydalanarak onların mersiye makamında resimlerini yapardı. Hayatı, düşüncelerinin tesellisi ile yürütmüştür. Artık bizim eski İstanbul'umuz yok!... İstanbul'un sevdiğim taraflarını, hocamın bıraktığı yerden kalemim ve fırçam ile dile getirdim. Şuna dikkat etmek gerekir ki, ben sanat yapmıyorum, gelecek nesillere daha önceki yaşantıları için vesika bırakıyorum." 

Şurası bir gerçektir ki Süheyl Hocamız, ömür boyu sürdürdüğü sıcak ilgi ile hocası Ali Rıza Bey'den kopmamıştır. Benim kanaatime göre, birbirinden güzel ve herbiri sanat harikası sayılabilecek nitelikteki tarihi resimlerinde -lakin mütevaziliği ile bunların sadece vesika olduğunu söyleyen hocam                                                                                                                                                    kendi resim çalışmalarında hocası Rıza Bey'den öğrendiği ve gördüğü renk anlayışını ve perspektifi uygulamıştır. 

Resimlerinde hocasının izinden gitmiş, İstanbul'umuzun tarihi güzelliklerini en yalın haliyle dünden günümüze aktarmıştır. Böylelikle hocasına olan bağlılığını, onun suluboya anlayışını kendi eserlerinde uygulayarak hoca-talebe bağını sürekliliğe dönüştürmüştür. 

"Sevdiği insanlar, semtler ve yerler belli idi. Adaları kozmopolit bulur, sevmezdi. En çok sevdiği ve eserlerine konu aldığı yerler: Haydarpaşa, Üsküdar, Çamlıca, Acıbadem, Bulgurlu, İhsaniye, Karacaahmed, Ümraniye, Kurbağalıdere, Kızıltoprak, Çengelköy, Anadolu ve Rumeli Hisarları, Kanlıca bilhassa Paşabahçe, Beykoz sahilleri ve İncirköy idi. Doğup büyüdüğü İstanbul'u her yerden daha çok severdi. İstanbul'un dışında, Anadolunun da birçok yerini gezmiş. Değirmendere, Karamürsel, Gebze, Yenişehir taraflarında dolaşmış ve orada Türklüğe dair çok kıymetli eserlerin resimlerini yapmıştır. Bir heyetle birlikte Karacahisar'a gitmiş, gördüklerinin en güzel kısmını kalem ve fırçasıyla tespit etmiştir. 1897'de Değirmendere'de çalıştığı parçalar, köy hayatımızın pitoresk köşelerini canlandıran kıymetli eserlerdendir." 

Aradan uzun seneler geçmesine rağmen Rıza Bey'in gerek suluboya, gerekse yağlıboya eserlerindeki renkler hala parlaklığını korumaktadır. Renklerin ilk günkü canlılığını hala muhafaza etmesinin ardında muhakkak bir sır bulunmalıydı. Bu sırrın cevabını, sohbetlerimizin birinde Süheyl Hoca'mız lutfettiler. 

"O devirde boyalar çok pahalı idi, bu yüzden zor alınırdı. Beyoğlu'nda Frühtermann adında bir Alman vardı. Mağazasında boya da satardı. Rıza Bey'in ressam olduğunu bilir, zaman zaman ona ucuz boyalar verirdi. Bayatlayan boyaların zamanla suyu kaçar ve üzerleri çatlardı. Frühtermann, atacağı boyaları önce Rıza Bey'e gösterirdi. Rıza Bey bu boyaları alır, ezer, yeniden islah eder ve muamelesi bittikten sonra, satın aldığı boş tüplere hazırladığı yeni boyaları doldururdu. Boyaları tüplere koyduktan sonra, artık onlar kullanılmaya hazır demekti. Bu boyalardan kağıda sürer, yarısını kapatır diğer yarısını da güneşe tutardı. Onları birkaç gün kızgın güneş altında bırakır, daha sonra kapalı kısmı açar, güneşte kalan kısım kapalıya göre solmuşsa eserlerinde bu boyayı kullanmazdı. Onları acemi talebeye dağıtır, dağıtırken de "işte bunlarla boya kullanmayı öğrenirsiniz, ama solar haa" derdi. O derecede düzgün bir insandı. Ağırlık altında kalmamak için bu boyalarla resim yaparak onları Frühtermann'a hediye ederdi. Kendi kullanmadığı boyaları bana da vermezdi. Beni her tarafıyla saran bu müstesna insanın en sevdiği bahtiyar bir öğrencisi oldum. O, benim resim, Türk süslemesi, güzel sözler, olgunluk, tevazu, vatanperverlik, yaşadığımız zamanların hatıralarını madden ve ruhen benimsemek, bunları resimler ve hatıraları ile bizden sonrakilere yaşatmak derslerimin hocasıydı.

Birgün, birlikte çalıştığımız bir yerin resmini çok güzel yaptığımı söyleyerek 'Ben buna icazet veriyorum' dedi. Bu icazetnamenin kenar tezhibini de ben yaptım. Gönül birliğimizi kağıt üzerinde de ebedileştirdiğim için büyük mutluluk duydum. 

Eserlerinde desen çok kuvvetlidir, renk ikinci derecede göze çarpar. Bunu karakalem etüdlerde daha iyi anlayabiliriz. Bilhassa suluboyalarında az tabaka ile çok menazır görülür. Rıza Bey, sanatta tamamen realisttir. Peyzajda ve bunlara ait gölge ve menazırda büyük bir ihtisas sahibidir. Ressamlıkta Türk çığırının başlıbaşına bir sanatkarı olan üstad Rıza Bey, bizde nadir yetişen büyük bir peyzajisttir.

Peyzaj, Antik A.Ş. Arşivi

Rıza Bey'in yağlıboya tabloları ise ayrı bir alemdir. İyi dikkat edilirse, fırçası tabiattan uzaklaştıkça hayal sahaveti fazlalaşmış, tafsilata girişmiş ve daha açık bir tabir ile içinde taşan, kaynayan kudreti adeta israf etmiştir. Fakat tabiatın karşısında geçirdiği saatler, fırçasını tamamiyle ona vererek serbest ve sadık bir tercüman kalmıştır. Onun için ben hocamın yağlıboya etüdlerini, hayali tablolarından daha kuvvetli ve bir tablo için dökümanter vasıflarını toplamış eserler olarak tanırım. 

Ressam Rıza Bey, ecdadımızın oturduğu yerleri ve bucakları, oradaki samimi ruh asaletinin verdiği ruhi zenginlik, temiz ve örnek bir fakr ve fazilet içinde fakirane velakin, içlerinde saadetle ve üzüntüsüz yaşattığı evlerini, mahallelerini, ahfadı olan bizlere yadigar bıraktı. Bu mesud yaşamaların maddi yoksulluklarla ödendiğini, yaptıkları resimlerin hal ve dillerinden anlayacaklara bıraktı. Ayrıca hayal ettiği nesneleri resmetmek adetindendi. İşte adetleri pek çok olan bu hatıraları, onun yaşayış romanının ve hayat sahnesinin dekorları idi. Bu hatıraların neye yarayabileceğini belki bizler kadar düşünmemişti. Öyle eserler vücuda getirmişti ki, fotoğraf asrında yaşadığımız halde tespiti mümkün değildir. Hiçbir kıymetli ressamımızın yaptıkları, ressam Rıza Bey üstadımızınkiler kadar aranmamıştır. Yanlış anlaşılmasın, cümlesinin sanat değerleri fazladır. Birkaçını istisna edersek, döküman değerinde olanlar çok değildir. Ressamlarımız, sanat ile meşgul oldukları zaman bu noktaları ihmal etmemelidirler. Bu hususa dikkat ederlerse kendileri sanat cepheleri kadar, literatüre de geçerek daha çok yaşayacaklardır. Aziz hocamız Rıza Bey, bu noktayı ihmal etmemiş, hal tercümesini daha etraflı, içli-dışlı bir bütün olarak kalem ve fırçasıyla tespit etmiştir.

Peyzaj, Antik A.Ş. Arşivi

Rıza Bey için kalem ve fırça birer musiki aleti, boyalar ise birer notadır. Kaleme ve fırçaya can veren bu muhterem zatın, maalesef hiçbir yerde kalemlerini ve fırçalarını bulamıyorum." 

Bu derlememizde Ali Rıza Bey'in resim çalışmalarından ve Süheyl Hocamız ile ilişkilerinden kısaca bahsedebildik. Bu yazı okuyucu ile O'nun arasında kurulacak bir köprü olursa, buraya konulan eserler de Hoca Ali Rıza Bey'e ulaşacak yolu göstermektedir. Aslında herkes, kendi anlayışına göre Rıza Bey'in ne yapmak ve ne demek istediğini anlayacaktır. Çünkü O, bu topraklar üzerinde sevdiği her yeri bize sevdirmeye kendisini adamış müstesna bir değerimizdir. Onu hayırla anmak, ancak onun ruhunu ve eserlerini anlamakla kabildir. Herkes yaşadığı sürece birşeyler yapar ve ölür, eğer hayatı başkalarına örnek olabilirse o vazifesini tam yapmış demektir.

Her iki üstadımız da, vefatları üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen bir çalışma abidesi olarak eserleriyle devamlı karşımıza çıkmaktadır. Her iki üstadı da bu vesile ile hayırla ve rahmetle anıyorum.