Contact Us

Use the form on the right to contact us.

You can edit the text in this area, and change where the contact form on the right submits to, by entering edit mode using the modes on the bottom right. 

           

123 Street Avenue, City Town, 99999

(123) 555-6789

email@address.com

 

You can set your address, phone number, email and site description in the settings tab.
Link to read me page with more information.

Soyut resimde usta bir sanatçı: Abdurrahman Öztoprak

Ülkemizdeki çağdaş ve modern sanatın en güçlü temsilcilerinden olan Abdurrahman Öztoprak, duygu ve hareket yüklü soyut resimleri ile sanatsal görüşlerini Antik Dekor okuyucuları için anlattı.

Sanatla tanışmanız nasıl ve ne zaman gerçekleşti? Sanat dünyasına girişinizi bize anlatabilir misiniz?

Sanatla tanışmam klasik; derler ya, “çocukluğumda” diye ama o zamanlar sanattan haberimiz yok bizim. Benden üç yaş büyük olan ağabeyim benden önce ilkokula başlamıştı ve onun eli resim yapmaya çok yatkındı. O sıralar dört, beş yaşlarındaydım ve onun resimlerinin kopyasını yapardım ve resme ilgim o şekilde başlamıştı. Ama sanatla tanışmak, ancak akademiye girdikten sonra oldu. Hatta hiç unutamadığım bir olayı anlatayım: Duvarda Van Gogh’un reprodüksiyonunu gördüm, baktım ve “bu da resim mi?” dedim. Çünkü sanatla hiçbir alakamız yoktu. Çünkü bana o lafı dedirten aslında Van Gogh’un bildiğin gibi tuşları... Kaba görünen tuşları vardı. Benim resim yaparken bütün bildiğim sadece ince iş yapmak. İlkokuldan beri de el becerimden dolayı gülü gül, ağacı ağaç yapıyordum bunun sanatla pek bir ilgisi yoktu. Tabi ki sonra sanatın ne olduğunu anlayınca, Van Gogh’un tapılacak bir adam olduğunu anladım.

1945-1951 yılları arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ve daha sonra 1952-53 yılları arasında Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gördünüz. Eğitim yıllarınızdan itibaren gelişen, resme bakış açısını bizlerle paylaşır mısınız?

1940’ların son yıllarında soyut resim yapmaya başlamıştım. Nedeni de müzik duygum, iç dünyamdaki o müthiş müzik hareketi ve ritminin beni etkilemesiydi. O zamanlar figüratif resim yapıyordum, ama onlar beni tatmin etmiyordu ve bana sıkıntı veriyordu. Benim yaptığım resimde hareket olması gerekiyordu, tam manasıyla değişim olması lazımdı. Denemek istedim ve soyut çalışmaya başladım. 1960’ta Almanya’ya gittim ve Frankfurt’ta oturmam dolayısıyla çevre ülkelerdeki önemli sergilere gitme imkanım oldu. Böylelikle bir sürü sergi gördüm. Paris’te Modern Sanatlar Müzesi’nde bir sanatçının yaptığı işi gördüm. Duvardan on beş santimetre çıkıntısı olan saçtan bir kutu ve diyelim ki bir metreye bir metre ona göre parmak büyüklüğünde metal çubuklar kesmişti ve değişik renklere boyamıştı. Arkasında manyetik alanda bir motor çalışırken çubukları hareket ettiriyordu. Çubuklar titreyerek saç metalin üstünde hareket ediyordu. Bunun tam benim istediğim hareketi yakalamamı sağlayacağını düşündüm. Daha sonra ise Stuttgart’ta Bern’den gelen Klee’nin koleksiyonundan resimler sergileniyordu. Gezerken duvarda bir pırıltı gözüme çarptı. Beş santimetreye on beş santimetre gibi küçük bir alçının üzerini altın varakla kaplamış ve üzerini suluboya ile boyayacağı için verniklemişti. Sonuç olarak soyut minicik bir resim yapmış. Resimde dikkati çeken pırıltılar da bahsettiğim altın varağın pırıltıları. Ben o anda, metalik boya kullanırsam bu işi çözeceğimi fark ettim. Çalışmalarıma bu şekilde başladım. Fakat bu resmime yine de fazla bir hareket getirmedi ve derinlik vermesi için “air brush” kullanmaya başladım. Şu anda yaptığım tüm bu resimlerin çıkış noktası budur. Aslında bir şans eseri... Kullandığım gümüş, altın, bakır yanına getireceğim renkler de benim için çok önemli. Soğuk renklerin yanında daha çok bakır-altın karışımı kullanıyorum. Sıcak renklerin yanında soğuk gümüşü tercih ediyorum.

Soyut Kompozisyon(Resim 383), 2001, tuval üzerine karışık teknik, 123x123cm.

Soyut Kompozisyon(Resim 430), 2004, tuval üzerine karışık teknik, 116x116cm.

Salt kesişen üçgenler, geometrik şekiller ve eğri çizgiler... Tüm bunlar resimlerinizde nasıl yorumlanıyor?

Soyut resim zaten ya geometrik yapılır ya da doğanın formlarıyla yapılabilir. O dönemlerde resim satarak yaşanmıyordu ve benim de mimarlık yeteneğim olduğu için dekorasyon işleri yapmaya başladım. Mimari işlerdi bunlar ve zaten akademiden arkadaşlara da yardımcı olurdum. Daha yaratıcı bir tarafım olduğu için mimari cephelerde geçimi sağlamak için çalışmalara başlamıştım. Geometrik şekle geldiğimde, uzun yıllar mimari ile ilgilendiğim için beni bu şekiller daha çok tatmin ediyor. Son yaptıklarımı sana göstereceğim daha görmedin, “Mondrian’a Saygı” diye bir dizi yapıyorum şu anda. Kaç kişi anlar Mondrian’ın ne olduğunu sadece dik ve yatay çizgileri var derler. Çünkü insanlar formlarla yapılan resimlere daha yatkındır, geometrik şekiller için mimari bir görüş gerekir.
Peki, “Mondrian’a Saygı” dizisinin bir çıkış noktası var mı?
Bu dizi tamamen benim mimari görüşüm ve iç dünyamdaki birikimim. Dik ve yatay olarak kullandığım, malum Mondrian’da diyagonal diye bir şey yok ve pür renklerle onu yapıyorum. Ve tabi benim yaptığım farklı. Yine Mondrian gibi dikey ve yatay çizgiler var ama benim kullandığım başka taktikler var.

Kompozisyonlarınızdan bahsederken başyapıtınız “Missa Solemnis”i okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

Missa Solemnis Beethoven’ın en muhteşem eserlerinden biri. Tam anlamıyla zirveye çıkmış bir ibadet ve tabi bunu ben Nüvit Özdoğru’nun anısına da yapmayı düşünüyordum, bu içimde uhde olarak kalmıştı. Epey uğraştım, resim beş parçadan meydana geliyor. Bir tuval gibi çalışma imkânım yoktu. Duvara koyup da 3 x 3.60 metre boyutundaki bir tuvali boyamak kolay ama benimki akrilik ve suluboya, ince olduğu için yatay durması gerekiyor. En büyük çalışacağım parçalar, bir buçuk ile iki metre boyutunda olmalı ki boya yapabilmem için ortasına erişebileyim. İzleyicinin bu tuvali anlaması için müziği bilmesi lazım. Şu var, müzik dinleyen bir insan olsun ama tanımamış olsun Missa Solemnis’i önemi yok. Fakat izleyici aynı zamanda müziği bilirse, resmi daha çok algılayabilir.

Soyut anlayış içerisinde olan eserleriniz zengin renk ve biçimlerle bütünleşiyor. Bu soyut resimler aslında genel olarak izleyicisine herhangi bir mesaj veriyor mu?

Sanatçıda, yani gerçek sanatçıda insanlara ne vereceğim diye bir duygu yok. Ben, kendi yorumumu yapıyorum, kimseyi ilgilendirmiyor, aslında normali bu. Benim içimdeki birikim o, hayatım boyunca yaşadığım, algıladığım şeyler. Benim aklımdan “beğenilir mi?, beğenilmez mi?” gibi sorular geçmiyor. Hiçbir zaman da düşünmüyorum. Bu noktada Alman ressam Sigmar Polke’yi yine analım: “Benim düşündüğüm gibi görünenler, gerçekte zamanla içimde oluşanlardır.”

Resimlerinizde formlar ve ışık oldukça önemli. Bu olguların bir araya gelmesi nasıl sonuçlar yaratıyor? 

Bu olgular sayesinde resim harekete başlıyor. Çünkü resmin neresinden bakarsan bak, mutlaka hareketi görürsün. Bunları yapan yaldızlar ve degrade olmuş akrilik boyalar...

Ünlü besteci Beethoven, modern şiirin Alman temsilcisi Rilke, tuvallerinize nasıl yansıyor? Tüm bunlara resim, şiir ve müziğin harmonisi diyebilir miyiz? 

Bana hep sorarlar, resim yaparken Beethoven dinliyor musun diye. Böyle bir şey olmaz. Bilinçsiz meslektaşlarım var. Bir taraftan müzik dinlerken diğer taraftan resim yapıyorlar. Çalışırken Beethoven dinleyemem, bu benim için imkânsız bir şey. Beethoven’ın ses tonu yükseldiyse ben de tuvale daha sert fırça vuruyormuş gibi bir hareket yapmıyorum. Ama bana 60-65 yıldan beri bilinç altımda verdiği bir denge var o müziklerin. Son derece ölçülü ve inanılmaz duygulu birikimleri var. Onlarla ben resmimi yapıyorum. Resim yaparken aklımdan Beethoven geçmiyor ama iç dünyamda onun bana verdiği bir duygu var o duygularla ben tuvallerime biçim ve derinlik gibi öğeleri aktarıyorum.

Soyut Kompozisyon(Resim 452), 2006, tuval üzerine karışık teknik, 126x126cm.

Soyut Kompozisyon(Resim 476), 2008, tuval üzerine karışık teknik, 126x126cm.

Venedik’te Ca Pesaro Modern Sanatlar Müzesi’nde ses getiren bir sergi gerçekleştirdiniz. Sergiden kısaca bahsedebilir miyiz?

Bu sergiden bir önceki sergim Elgiz Müzesi’nde gerçekleşmişti. 80. yaş günüm için yapılmıştı. Bu sergime katkıda bulunmak için Almanya’daki üç müzeden yaşıtlarım olan ressamların da resimleri geldi. Sergiyi görmeye gelen İtalyanlar da bize bir sergi açmak istemişler. Bu vesileyle Venedik’te bu sergi açıldı. Olağanüstü güzel bir sergiydi. Müze muhteşemdi. İyi hazırlandı. Bina eski olduğu için duvarlara resim asılamıyordu. Bu sebeple 15 metre boyunda özel bir duvar yapıldı. Bir tarafında doğal formlardaki hareketli resimlerim yer alıyordu, diğer tarafına ise geometrik resimlerim asıldı. İki aylık bir sergiydi, çok beğendiler, üç aya çıkardılar ve başarılıydı. Venedik’te böyle bir sergi gerçekleştirdiğimiz için biz de çok mutlu olduk.

Müze müdürü Silvio Fuso resimlerinizi: “Aynı denizin iki yakasını birleştiren salt sanattan yapılmış bir köprü” olarak yorumlamış. Resimleriniz doğuyla batının bir sentezini mi anlatıyor?

Modern resimde Türkiye, dünya sanatını günü gününe takip ettiği için geride kalmıyor ve devamlı ileriye doğru gidiyor. Bizdeki sanatçıların yaptığı resimler tabi ki Batı dünyası ile son derece bağlantılı olduğu için geri kalmış değiliz ve devamlılık söz konusu. Benim resimlerim de oraya gittiği zaman bu bağlantıyı kurabildi. Hatta kimi İtalyan gazetelerinde, bu serginin çok daha önemli yerlerde açılması gerektiğini vurgulayan yazılar da çıktı.

Çağdaş sanatta önemli bir isim olarak siz, son yirmi yıldır Türkiye’deki modern ve çağdaş sanatı nerelerde görüyorsunuz ve nasıl olmasını istersiniz?

Dediğim gibi çağdaş sanat çok iyi gidiyor. Çağdaş sanatta başarılı gençler yetişiyor. Onlar çok şanslı çünkü her an, imkân sağlayıp batıya gidebiliyorlar ve gezebiliyorlar. Benim gibi o dönemde, yani 1952’de, nadir şanslı insanlar vardı Türkiye’de. Olmayacak bir rüyaydı Roma’ya davet edilmem. Ama bugünün genç sanatçıları için bu bir problem değil, ufak bir ücretle dünyadaki tüm sanattan haberdar olabilirler, takip edebilirler. Bence son derece başarılı işler yapıyorlar.
Şu anda Akyaka’da yaşıyorsunuz ve burası gerçekten çok güzel bir yer. Çalışmalarınıza burada devam ediyor musunuz? 
Tabi ki sabahları çalışıyorum. Çalışmalarıma evde olduğum müddetçe ve kısa seyahatlerimin dışında devam ediyorum. Çalışmadan durmam imkansız. Bayramın birinci günleri hariç, çünkü o günlerde gelenim gidenim çok oluyor, sonuçta en yaşlı benim bu çevrede ve el öpmeye geliyorlar. Onun dışında her gün çalışırım.

Peki son dönemlerde sanatla paralel olarak müzayedelere de ilgi çok. Eserlerinizin müzayedelerde satılması hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Aslında ben pek memnun değilim. Çünkü bir ressam eserlerinin birçok insan tarafından görülmesini ister dünyada. Yoksa benim bir eserimi birinin evine alıp asmış olması benim için bir cinayet oluyor. Doğurduğum, dünyaya getirdiğim çocuğumu hapsediyorlar orda. Sayılı birkaç insan görebiliyor ve bu çok acı bir şey. Bunu ben gençliğimden beri hissederim ve hiç öyle hevesli değilim satmak için resimlerimi. Ancak işte müzelere alınırsa, takas edilirse, o bakımdan daha mutlu olurum.
Son olarak, sanata dair düşüncelerinizi kısaca bizlerle paylaşabilir misiniz?
Sanat, insanoğlu için dünyadaki en büyük nimet. Ondan ayrı yaşamak, illa bir şey yapmak şart değil, dinleyici olmak, görmek, sanatın herhangi bir koluna aşık olmak son derece önemli bir şey. Resimle ilgilenilebilinir, devamlı olarak sergiler takip edilebilir veya müzik dinlenebilir. Bence, dünyada bunlardan birini yapmamak boşuna yaşamaktır. Sanat insana, resmiyle, müziğiyle, mimarisiyle, heykeliyle en güzel duyguyu veriyor. Ve eminim dünyada tüm bunlar programlı yapılsa, tüm insanlar sanata düşkün olur. Çünkü her biri Tanrı gibi olan insanların eserleri bunlar. Tolstoy olsun, Beethoven olsun, bu ölümsüz insanların eserlerini okumak veya dinlemek bizler için çok büyük bir şans.