Antikalar.com - Antik Müzayede, Antika Müzayede, Muzayede, Antika, Antik Muzayede, Anik Muzayede Antik Müzayede, Antika Müzayede, Muzayede, Antika, Antik Muzayede, Anik Muzayede,antika,antikacilar,muzayede

23 Subat 2012

Iletisim

E-mail

Ana SayfaAntik A.S. Müzayedeleri ve KataloglariEtkinliklerAntik A.S. Seminer ProgramiEkspertiz HizmetlerimizSanat Kültür ve Dekorasyon YayinlariMüzeler, Restoratörler, Galeriler ve AntikacilarLinklerantikalar.com Hakkinda

Ayın Sanatçısı :
Abidelerin ressamı Şevket Dağ

Sivil ressamlar kuşağının ilk temsilcilerinden, Türk sanatına iç mekân resmini getiren, çini panoların, sütunların, minarelerin, sarayların, camilerin, abidelerin ve İstanbul’un ressamı Şevket Dağ’ın sanatını ve yaşam öyküsünü M. Burak Çetintaş anlatıyor.

Şevket Dağ, Türk resmine enteryör yani iç mekân resmini getiren ilk kuşak sivil ressamlardandır. Avrupa’ya eğitim amaçlı olarak gönderilmiş ilk ressamlarımızdan olan Şeker Ahmed Paşa ve mesela Süleyman Seyyid Bey asker kökenlidir. Batılı anlamda fırça kullanan, resim eğitimi almış ilk sivil ressamlarımızdan biri ise Şevket Bey’dir ve ressamımız bu ressamlar arasında mensubu olduğu ekolde en başarılı ve belki de en verimli olanlardandır. Ressam Şevket Bey, bazı kaynaklara göre 1875, bazılarına göre ise 1876 senesinde İstanbul’da Küçükmustafapaşa mahallesinde dünyaya geldi. 1897’de Akademi’den mezun olduktan kısa bir süre sonra İstanbul’daki çeşitli okullarda resim hocalığı yapmaya başladı. “Darulmuallimîn”, yani erkek öğretmen okulunda resim dersi hocalığı yaptığı sırada, burada bir resim atölyesi kurarak resme hevesi ve yeteneği olan öğrencilerine ayrıca ileri resim dersleri verdi; onlarla bizzat ilgilendi. Resim sanatının bizde yer etmesini sağlayabilmek için pek çok faaliyete imza atan Şevket Bey, 1909’da kurulan ve başkanlığını yine kuvvetli bir ressam olan Halife Abdülmecid Efendi’nin üstlendiği Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kuruluşunda aktif rol üstlendi. Daha sonra, 1921’de kurulan Türk Ressamlar Cemiyeti ile 1926’da kurulan Türk Sanayi-i Nefise Birliği ve 1929’da Güzel Sanatlar Birliği’nde düzenlenen faaliyetlere de katılmayı sürdürdü. Cumhuriyetin ilanından sonra birincisi Atatürk’ün arzusu ile gerçekleşen ve iki dönem devam eden milletvekilliği sırasında siyasetle de uğraşmış, ama bir ayağı hep İstanbul’da olmuş, resim yapmayı da sürdürmüştü. Konya milletvekilliğinin ardından ikinci defa Siirt’ten milletvekili olduğu sırada vefat ettiğinde 66 yaşındaydı. Sanayi-i Nefise’yi birincilikle bitiren Şevket Bey’in Türk resim tarihine geçecek önemli ressamlardan biri olacağı daha o günden itibaren hocaları tarafından anlaşılmıştı. Doğaya karşı olan sevgisi ve Osmanlı eserlerine olan tutkusu eserlerine de yansımıştır. Tablolarına konu olarak seçtiği yapılar, muhafazakar kimliğinin de göstergesidir. Dini ve anıtsal sivil mimari eserlerinin iç mekânlarını tuvale aktarmayı tercih etmiştir. Tablolarında iç mekânı süsleyen ve zenginleştiren çini karoları ve panolar, hat levhalar, ayetlerin yazılı olduğu kuşak yazılar, şamdanlar, rahleler somutlaşır, cisme bürünür, tablodan elle tutulacak kadar taşar… Işığın, bu objeler ve detaylar üzerindeki oyunları, gölgelenmeler ve karaltılar, ressamın fırçasından tuvale en estetik ve büyüleyici biçimde aktarılmıştır. Bu yüzden Türk sanatı ve Osmanlı mimarisinin tuvale aktarılması dendiğinde ressam Şevket Bey akla gelen ilk isimdir. Kendine has üslubu ve fırça darbeleri, meraklılarının imzaya bakmaksızın onu hemen tanımalarını sağlar. Şevket Dağ, böylesi kıymetli yapıtlara artık güç rastlanır olan bugünlerde bile sadece İstanbul’da ve hatta Türkiye’de değil, bir Avrupa yahut Ortadoğu ülkesinde bile kubbeler, minareler ve alemlerle bezeli bir tablosuyla karşınıza çıkabilir, sizi şaşırtıp, heyecanlandırabilir… Ressamın Claude Farrére’e hediye edilerek götürüldüğü için uzun seneler Fransa’da kalan bir tablosu, Paris’te düzenlenen bir müzayedenin ardından bir sanat meraklısı eliyle yeniden İstanbul’a getirilmiştir. Yunanistan’da, İran’da ve Japonya’da da değişik ebatlarda tabloları hâlâ özel koleksiyonların nadide parçaları olarak korunmaktadır.



“Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü”, tuval üzerine yağlıboya, 50.5x60 cm, (© İstanbul Resim Heykel Müzesi).



Ankara’da mimar Koyunoğlu Arif Hikmet Bey’in eseri olan Türk Ocağı binasının hemen önünde Şevket ve Hasan Vecih Beyler, bir serginin açılışı arifesinde. Fotoğrafın tarihi: 25 Mayıs 1929.



Şevket Bey, resim öğretmenliğine 1902 senesinde 26 yaşında iken İstanbul Aksaray’daki Mahmudiye Rüşdiyesi’nde başlamıştı. Meşrutiyet’in ilânından hemen sonra İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin yürürlüğe koyduğu şehircilik planları uyarınca Mahmudiye Rüştiyesi söktürüldü, Şevket Bey ise İstanbul’un başka okullarında hocalık yapmaya devam etti.



Şevket Dağ’ın kendi el yazısı ile profesyonel hayatı boyunca almış olduğu ödüllerin listesi.

Bazı resimleri bugün Ankara ve İstanbul resim ve heykel müzelerinde ise de, en kuvvetli eserleri kurum koleksiyonlarının ve zengin özel koleksiyonların baş köşesinde, en kıymetli Türk ressamların eserleri ile bir arada teşhir edilmektedir. Zaman zaman düzenlenen büyük sergilerdeki en önemli eserler arasında her zaman Şevket Dağ’ın tabloları da olmuştur. Bir zamanların en önemli resim sergilerinden geleneksel Galatasaray Sergileri’ne, ilk düzenlendiği 1916 yılından itibaren ressamımız her defasında birkaç tablosuyla katılmış, ölümüne kadar bu adeti aksatmamaya gayret göstermiştir. Ayrıca Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’da ve Ankara’da açılan bütün resim sergilerine tablolarıyla katılmıştır. Ressamımız ölümünden seneler sonra, İstanbul’un fethinin 506. yıldönümü dolayısıyla hazırlanan “İstanbul Manzaraları Sergisi”ne de Salih Berker’in koleksiyonundaki “Deniz ve Martılar” isimli tablosuyla iştirak etmiştir. Şehri, sayısı yüzlerle ifade edilebilecek kadar çok ve farklı temalarla resmetmiş olan ressamın İstanbul konulu 91 tablosunun bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş böyle bir sergide neden “Ayasofya” yahut “Topkapı Sarayı” konulu bir tablosunun yer almadığı ise doğrusu ayrı merak konusudur. Şevket Dağ’ın en bilinen ve başarılı bulunan eserleri aynı zamanda bir dünya kültür mirası da olan mimari şaheserlerden Ayasofya’nın türlü dahili görünüşleridir. Bazısı devasa boyutlarda hazırlanmış olan bu eserlerin meydana gelişi de öyle tesadüf eseri, yahut bir yapıya duyulan sıradan hayranlığın sonucu değildir. Şevket Dağ, Ayasofya’da sekiz sene süreyle çalışmış, bu zaman zarfında bütün galerilerin, pencerelerin günün çeşitli saatlerinde güneş ışınlarının açısına göre aldıkları rengi gözlemlemiş, kimi zaman fotoğraflayarak tespit etmiş, sözün kısası yapıyı neredeyse ezberine alarak bugün her biri birer başyapıt olarak kabul gören Ayasofya tablolarını meydana getirmiştir. Ayasofya ile ilgili yaptığı tablolardan bazıları yurtdışına da götürülmüş, sergilere katılmıştır. Bunun dışında kalan Osmanlı mimari şaheserlerinin çoğunu tuvaline aktaran ressamımız, birbirinden estetik, zarif ve bir o kadar da belgesel nitelik taşıyan tabloya imza atmıştır. Osmanlı mimarisinin klasik çağı olarak da kabul edilen yapılardan olan Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı’nın çeşitli daireleri, sultan türbeleri, Kapalıçarşı, Süleymaniye Camii ve külliyesinden çeşitli manzaralar, Rüstem Paşa Camii, Yeni Cami’nin iç ve dış görünüşleri ressamın tablolarına aktardığı anıtsal eserlerden sadece birkaçıdır. Bugün mevcut olmayan ve o günün fakir İstanbul’unda mahalle aralarında kalmış türlü mescit, hamam, türbe, çeşme ve mektebi de resimleyen Şevket Dağ, aynı zamanda günden güne kaybolup giden bu eserleri yüksek sanatıyla ölümsüzleştirmeyi bilmiş, başarmıştır. Şevket Dağ, Topkapı Sarayı’nda da aralıklarla 15 sene çalışmış, günün değişik saatlerinde meydana gelen türlü ışık oyunlarını gözlemlemiş ve tablolarında özellikle bu yapılar grubuyla Ayasofya’nın iç mekân resimlerini yapmıştır. Ressam, ilk dönemlerinde gerçekçi eserler vermiştir. Sonraki senelerinde ise izlenimci (empresyonist) eserler yapmış, fakat bu ikinci devrede ilk tablolarında yakaladığı başarıyı bulamamıştır. Ressamın bu devresi ile ilgili çeşitli tespitler yapan sanat eleştirmenlerinden en bilineni olan Celal Esat Bey, zaman içinde değişen ve izlenimci tarza dönen fırçasından şikayet ettikten ve eski tablolarındaki tadın kalmadığından dem vurduktan sonra Şevket Bey için “Bununla beraber dahilî resimlerdeki sanat kudretiyle Türk resim tarihinde mühim bir yeri olan ressamlardandır” demektedir. Arseven’in yazısında bahsettiği bu ilk devre tabloları sanat değerinin yanı sıra belgesel değeriyle de önem taşır. Yine de, bazı kaynaklarda telaffuz edildiği gibi bir bakıma bizde Osman Hamdi ekolünü takip etmiş olan Şevket Dağ için “Türk resim sanatına hiçbir yenilik getirmemiştir” tespitinde bulunmak haksızlık olur. Zaman zaman bizzat olamasa bile tablolarıyla yurt dışındaki sergilere de katılan ressamımızın Paris, Atina, Münih ve Tokyo’daki sergilerde resimleri sergilenir, kendisi bu tablolarıyla ödüller alır. Elimizde, ressamımızın biyografisi için hayli önemli ve belge niteliğinde bir mektup var. Dostu ve dönemin Ressamlar Cemiyeti Genel Sekreteri olan ressam Hasan Vecih Bey’e (Bereketoğlu) gönderdiği bir mektupta Şevket Bey, 1910’a kadar aldığı muhtelif ödüllerin listesini kendi el yazısıyla kaydetmiştir: “Aziz Vecih; Sana zahmet oluyor ama kusura bakma, benim hakkımda yazdığın yazılara ilâve edilecek şeyleri yazıyorum. 1903’de Atina’da beynelmilel açılan sergide gümüş madalya, 1909’da Münih’te açılan sergide altın madalya, 1910’da Bulgar kralı Ferdinand tarafından yaptırılan Ayasofya dahilini gösteren resimlere millî süvari taçlı bir kıt’a nişan, 1325’de (1909) Bursa’da açılan sergide altın madalya, 1320’de (1904) hükümetimizden sanayi-i nefise madalyası. 1313 Teşrinievveli’nde (1897) Sanayi-i Nefise’den çıktım. Azizim bunları da ilâve edersin ve okunur tarza yazarak matbuat müdüriyetine gönder. Ve ben de cuma günü fotoğraflarla beraber göndereceğim. Ve bana da pazara kadar bildir olmaz mı? 8 Kânunusâni 1925, Şevket.”







Palet şeklindeki meşhur imzası. İmza sadece bir şekilden ibâret olmayıp istifin içinde girift şekilde “Şevket” yazılıdır.



Şevket Dağ, “Ayasofya”, tuval üzerine yağlıboya, 76x64 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).



Şevket Dağ, “Harem Dairesi”, 1917, tuval üzerine yağlıboya, (© İstanbul Resim Heykel Müzesi).



Şevket Dağ, “Han”, tuval üzerine yağlıboya, 64x47 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).

Ressam Şevket Bey, arkadaşları ve meslektaşlarının aktardığına göre iri cüssesi ve kalıplı vücudunun uyandırdığı kanaatin aksine hayli hassas, duygusal bir yaradılışa sahipti. Bir diğer özelliği de her türlü imkânı seferber ederek resim sanatını çevresindekilere ve özellikle de ders verdiği okullardaki öğrencilerine sevdirmek, benimsetmekti. Ressamın imzası da diğer ressamlardan ayrılırdı. Yaptığı tabloları kendine has istiflerle imza eden ressamlarımızdan biri ismini tuğra benzeri istifle tablolarının sağ alt köşesine oturtan Çallı İbrahim ise, diğeri de Şevket Bey idi. Eserlerinde, harf inkılabından evvel sadece “Şevket” ve çoğunlukla da isminin palet şeklindeki istifli halini kırmızı ile tablolarının sağ yahut sol alt köşesine konduran ressam, harf inkılabından, yani 1928’den sonra tablolarını Latin harfleriyle yazılı “Şevket” ve “Şevket Dağ” şeklinde imza etmiştir. Şevket Dağ, bugün paha biçilemeyen ve kimisi devasa ebatlardaki tablolarının yanı sıra, bir diğer büyük emek ve mesaiyi de her bahis geçtiğinde “Evlatlarım, yavrularım…” diye seslendiği öğrencilerine sarf etmişti. 1902’de İstanbul Aksaray’daki Mahmudiye Rüşdiyesi’nde başladığı öğretmenlik hayatına Nişantaşı Sultanisi, Feriköy, Koca Reşid Paşa Rüşdiyesi ile Kadıköy Numune Mektebi ve Vefa İdâdisi ile Mekteb-i Sultanî yani bugünkü Galatasaray Lisesi’nde devam etmişti. Uzun seneler İstanbul’un pek çok okulunda resim ve perspektif dersleri veren ve resmi, çizmeyi gençlere gerek üslubu ve gerekse sempatik tavırlarıyla sevdirmeyi bilen ressamımız en çok Robert Kolej’in resim hocası olarak tanınmıştır. Kolejin 1920’li ve 1930’lu senelere ait kayıtlarında resim hocası olarak hep Şevket Bey’in ismi ve resmi yer alır. Haftanın iki günü, Rumelihisarı köyü iskelesinin hemen yakınındaki yalısından yaya olarak yola koyulan ünlü ressam, Robert Kolej’e uzanan dik yamacı yılankavi kat eden uzun yokuşu cüssesine rağmen hiç şikayet etmeden tırmanır, günlük derslerini özenle ve heyecanla yapar, bir sonraki haftanın vazifesini -vazife diyoruz zirâ o senelerde öğrencilere verilen ödeve vazife denirdi- öğrencilerine verdikten sonra şayet İstanbul’da işi varsa şehre iner, yoksa ya yalısına döner yahut yapmayı tasarladığı anıtsal bir binanın yahut manzaranın ışık oyunlarını gözlemlemeye gider; saatlerini gölgeleri, ışık huzmelerini seyre ve tetkike sarf ederdi. Ünlü ressamımız ömrünün son senelerini Rumelihisarı köyündeki yalısında geçirmişti. Bu dönemde, daha önceki senelerde yaptığı büyük boyutlu cami tablolarının yanı sıra manzara resimlerine de ağırlık vermeye başlamıştı. Boğaziçi’nin her iki sahilini, Boğaz yamaçlarını ve köylerini de resmeden Şevket Bey mahallesinde de sevilir, sayılırdı. Gerek milletvekilliği yaptığı dönemlerde tanıştığı ve gerekse ressamlığı dolayısıyla kendisini bilenlerden rica ederek yalısının hemen arkasında yer alan ve uzun seneler harap halde durup duran Ali Pertek Camii’nin restorasyonunun başlatılması ve masraflarının karşılanması için de yetkili makamlara hayli dil dökmüş, çok kapı aşındırmıştı. Gerçi, caminin tamiratının tamamlandığını göremedi, buna ömrü vefa etmedi ama, vefatından kısa bir süre sonra inşaat bitirildi ve bugün de kullanılmakta olan cami Hisar köyünün hizmetine açıldı.



Şevket Dağ, “Enteryör”, tuval üzerine yağlıboya, 56x36 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).



Şevket Dağ, “Cami”, tuval üzerine yağlıboya, 47x39 cm. Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi.



Şevket Dağ, “Rumelihisarı ve Boğaziçi”, tuval üzerine yağlıboya, 55x95 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).



Şevket Dağ, “Kapalıçarşı”, tuval üzerine yağlıboya, 70x50 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).

Şevket Dağ’ın Rumelihisarı köyündeki yalısı ise hayli tadilat geçirmiş ve eski halinden eser kalmamış olmasına rağmen bugün de yüksek yalı-apartmanlar arasında kaybolmuş halde ama yerli yerinde duruyor. Caddeye bakan cephesine de -her ne kadar bir zamanlar yalının alâmet-i farikası olan ve ressamımızın kapının hemen üstüne yerleştirdiği büyücek palet bugün durmuyorsa da- büyük bir hatırşinaslık yapılarak iri pirinç harflerle “Ressam Şevket Dağ Yalısı” yazılmış, hemen yanına da yine sarıdan bir palet oturtulmuş. Ressam, bu pek sevdiği yalısında, sadece İstanbul’un birbirinden çok sevdiği abidelerini resmetmez, yine seyretmekten ve toplamaktan büyük haz duyduğu, sayısı yüzlerle ifade edilebilecek saatleriyle oynar, bozuk olanları tamir eder, bakımlarını yapardı. O zamanlar saat çok pahalı ve edinmesi güç bir aksesuardı. Bundan dolayı bozulan saatler bir kenara atılıp yenisi alınmaz, eskisinin bakımı yaptırılırdı. Şevket Bey de kimi zaman eşinin dostunun tamire muhtaç saatlerini boş vakitlerinde tamir eder, yağlar ve sahiplerinin ellerine tutuştururken onların sevinç ve teşekkür hisleriyle dolu çehrelerini keyifle seyrederdi… Ünlü ressamın saatlere olan düşkünlüğü ve elinin saat tamirine olan yatkınlığı yakın çevresinin bildiği meziyetlerindendi. Şevket Dağ, en verimli çağında kalp krizi geçirerek vefat etmişti. İstanbul’a her inişinde Hisar’daki yalısından, birkaç dakika sonra kalkacak vapura yetişebilmek kaygısıyla ilerlemiş yaşına, yorgun ve cüsseli bedenine rağmen seri adımlarla iskeleye doğru yollanan ressam; son koşusunu bu defa köprüden Boğaz’a doğru hareket edecek şirket vapuruna doğru yapmış, vapurun köprüden ayrılmasından kısa bir süre sonra kalp krizi geçirerek yere yığılıvermişti. Vapur güvertesinde etrafını bir anda merak, heyecan ve üzüntü ile çevreleyen yolcular arasından biri “Aman beyefendi iyi misiniz?..” diye sorduğunda Şevket Bey “Ne demek iyi misin, ölüyorum yahu! Ölüm dediğin davulla dümbelekle gelmez ya, böyle gelir işte…” demişti. Hisar köyü iskelesine çıkarıldıktan kısa bir süre sonra da vefat ettiğinde takvimler 23 Mayıs 1944 tarihini göstermekteydi. Eşi ise yaşadığı bu ani kaybın üzüntüsüyle ressamın hatıralarıyla ve tablolarıyla dolu olan yalıyı kapatmadı, burada bir süre daha oturdu. İstanbul aşığı, medeniyet aşığı, abidevi eserlerimizin aşığı, ışık, huzme ve loş mekânların dingin rengârenkliğinin aşığı Şevket Dağ, Boğaziçi’ni bugün de, bu güzel beldenin pek sevdiği köylerinden birinin hemen yakınındaki Aşiyan Mezarlığı’nda, yüksekçe bir set üzerine kondurulmuş ebedi istirahatgâhından seyrediyor. Türk resim sanatının aşinaları ise bugün onu çini panoların, sütunların, minarelerin, sarayların, camilerin, abidelerin ve İstanbul’un ressamı olarak hatırlıyorlar; yarın da öyle hatırlayacaklar…



Şevket Dağ, “Konak”, mukavva üzerine yağlıboya, H. 1341, 45x57 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).



Şevket Dağ, “Peyzaj”, tuval üzerine yağlıboya, 28x34 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).



Şevket Dağ, “Boğaziçi”, tuval üzerine yağlıboya, 51x80 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).



Şevket Dağ, “Cami önü”, tuval üzerine yağlıboya, 65x54 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).




“Natürmort”, tuval üzerine yağlıboya, 52x77 cm. (Fotoğraf: © Antik A.Ş. arşivi).


(c) 2001-2012 Antik A.S.