Antikalar.com - Antik Müzayede, Antika Müzayede, Muzayede, Antika, Antik Muzayede, Anik Muzayede Antik Müzayede, Antika Müzayede, Muzayede, Antika, Antik Muzayede, Anik Muzayede,antika,antikacilar,muzayede

23 Kasim 2014

Iletisim

E-mail

Ana SayfaAntik A.S. Müzayedeleri ve KataloglariEtkinliklerAntik A.S. Seminer ProgramiEkspertiz HizmetlerimizSanat Kültür ve Dekorasyon YayinlariMüzeler, Restoratörler, Galeriler ve AntikacilarLinklerantikalar.com Hakkinda

Ayın Sanatçısı :
Yaşamın özünü yakalayan ressam: Orhan Peker

Çağdaş Türk resmine yön vermiş, kalıcılığın sınırlarını yakalayan ender isimlerden Orhan Peker’in sanatını Doç. Dr. Kıymet Giray Antik Dekor okuyucuları için kaleme aldı.

“Orhan Peker’i Orhan Peker yapan nedir?” Bu sorunun yanıtı çok katmanlı düşünce alanlarında açılmalıdır. Öncelik sanatçının kimliği üzerinde gelişen tartışmaların odağına oturur. Yaratma eyleminin sınırsız olanaklarını denemeye yönelik bir kimlikten söz etmekteyiz. Yetenekten, tutkunun algı gücüyle özdeşleşmesi, daha önemlisi özgürleşmesiyle pekişen bir sürecin yansıması olarak gelişen sanat akışının deneyimlerinin çözümlenerek sanat yapıtına dönüşümü olan yaratıdan bahsetmekteyiz. Orhan Peker yeteneğini yaşamın algılarıyla özümseyen sanatçılar arasında yer alır. Doğal ve içten yaklaşır tuvaline. Renk ve lekelerle yola çıkar ve fırçasının hızı yaşamın özünü, ruhunu yakalar. Yaşamın derin anlamını yalıtılmış, arındırılmış, en aza indirgenmiş ip uçlarının gizemine yükler. Çevresini saran nesneler imgelere, imgeler yaşamın izlerine dönüşür. Bir çok sanatçı için kurulan tümce Peker’in gerçeği ile de örtüşür. O sanatçı olarak doğan ve yaşamının asal anlamı resim yapmak olan bir ressamdır. Gerçek budur Peker için. Resim yapma isteminin dışında hiçbir değer önemli değildir. Her şey, ama yaşamına katılan her şey yalnızca ve yalnızca resim yapması için bir neden olabilir ancak. Onun için sever, onun için bağlantılar, ilişkiler kurar, onun için hedefler belirler, onun için programlar yapar, yalnızca onun için yaşar. Orhan Peker’i, Peker yapan, onun özgür ve sanatçı kimliği olmalıdır. Tüm kurallara baş kaldıran, tüm öğretileri kendi bilincinin imbiğinden süzen, tüm korkuları hiçe sayan, beğenilmek ve beğendirmek adına yapılan bütün kolaycılıkları reddeden özgür Peker kimliği. Onu çağcılları arasında farklı kılan ve resim sanatının en çok izlenen, beğenilen sanatçıları arasına yerleştiren de bu kimlik olmalıdır. Döneminin öncü sanatçısı, resim sanatımızın özgün yorumcusu olma kimliğini ödün vermeyen ressam kişiliğiyle kazanır. Düşüncenin soyut bağlamını çözümlerken, lekenin görsel algısının yaratacağı vurucu etkiyi elde eder. Lekeler, figüratif ve nesnel estetiğin temel ilkesine ulaşır. Yeni anlatımlar yeni içeriklerle gerçeklik biçimleyici Peker biçeminin temel niteliğini yaratır. Gerçeklik ancak Peker’in düşün alanı içinde bir ayrışma düzeyine ulaşır. Nesnelliğe, nesneler dünyasının özünde var olan niteliklerine koşut nesnelliğe en ileri düzeyde yaklaşımı, öte yandan da yine bunun bir sonucu olarak görüngülerin duyusal dolaysızlığını kapsamına almaktadır. Bu anlamda, Peker, bir yandan nesnenin varlığına ve özüne, belli bir zaman parçası içindeki bağlamına ve bütünselliğine bağlıdır ve öte yandan da her nesne dolaysız ve duygusal görünüş biçiminden ayrılmaksızın biçimlenme düzeyine ulaştığı ölçüde, yaşamın dolaysızlığına dönüşür. Bu ayrıcalığı onu döneminin sanatçılarının arasında atılımcı yapar ve öncü sanatçı kimliğiyle pekiştirir. Peker’in lekesel yorumlarla varsıllaşan resimleri, döneminde, 1950’lerde tuvallerinin başına geçen sanatçılar tarafından da çok yakından beğeniyle izlenecektir. Konusal ve lekesel Peker anlatımı bu yıllarda resim yapan birçok sanatçıyı ve ardıllarını etkisine alacaktır. Bu duyarlık dönemin seçkisine dönüşecektir. Peker’in figüratif ve nesnel anlatımının imler, havanlar, seramikler içinde bozkır ya da kır çiçekleri, maraba evleri, gecekondular, gülibikler, karpuzlar, horozlu çocuklar, mavi kapılar, çay bardakları, bahçenin bir köşesinde unutuluvermiş bir kürek gibi gündelik belleklerden yola çıkarak yaşamın özüne göndermeler yapan izleklerinin, bir başka söyleyişle fırçasının dokunduğu konuların ve lekelerin izinden yürüyen birçok sanatçı kendi biçemini ve anlatımının yolunu bulacaktır. Doku ve renk Orhan Peker'in sanatçı kişiliği ile sınırsız anlamlar kazanan iki öğedir. Bu iki değer, öncelikle yaşamsallığı yansıtır tuvallere. Işıkla buluşan lekeler mekânı, zamanı belirler ve bu mekân ve zamanın içinde var olan yaşamın derinliklerine kadar uzanır. Basit yalın ve güncel nesneler mekânları; figürler, özellikle de hayvan figürleri yaşamı anlatırlar. Peker fırçasının dinamik lekeleriyle, kimi zaman bir kenarda kıvrılıp uyuyuvermiş bir kedinin, bazen bir karpuz diliminin rengine, oylumuna, biçimine, anlatımına, yani kısacası varlığına resimsel değerler katar. Zaman zaman, bahçede, çiçeklerin arasında, ya da herhangi bir köşede unutuluvermiş bir sulama kabıdır, yaşamın derin içselliğini yansıtan. Çoğu, insan ve insana dair karşılıksız sevgileri anlatan, yalın basit bir nesnenin lekesel gücüdür, Peker resmi. Betimlenen horozlar, atlar ve kuşlar doğaya duyulan koşulsuz hayranlığın, yaşanmışlığın izleklerini sergileyen gizemlerdir. Bazen, çift atla çekilen kırmızı faytonlardır dörtnala mekânın içine dalan... Zamanla yarışırcasına... Peker’in üretme süreci de zamanla yarışmaktır bir anlamda. Her an her yerde, durmaksızın çizmek, boyamak, çevrede akıp giden yaşamı lekelerin varsıl anlamıyla yakalamaktır. Orhan Peker’in üstün yeteneği, kolay ve hızlı çalışmasına olanak tanır. Özellikle de lekesel anlatımlarda çok başarılıdır. Kâğıt üzerine damlamış sanısı uyandıran lekeler formlara, formlar anlatımlara dönüşüverir. Peker’in biçime, renge ve kompozisyona egemen olan paleti, yalın, ancak yalın olduğu kadar da çok katmanlı, varsıl değerler taşıyan lekesel anlatımları resimlemesine neden olur. Peker’in tuvalleri karşısında önce rengi, sonra dokuyu, ışığı, kekeyi ve en son da bir bütün olarak konuyu algılamak olasıdır. 1965 yılında 26. Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde “Beyaz Atlar” adlı resmine, jürinin birincilik ödülü vermesinin nedeni de bu olmalıdır.

Bu ödül, Orhan Peker'in sanatına değimli görülen ödüllerden yalnızca bir tanesidir. Peker, 1966 yılında, yılın ressamı seçilir. 1953 yılında Turizm ve Yayınlar Dairesi’nde görevli olduğu zaman süreci içinde ürettiği Türkiye’yi tanıtıcı afişlerinden biri, Tokyo’da uluslararası yarışmada onur ödülü kazanır. 1970 yılında Osaka’da “Expo 70 Dünya Fuarı”nda Türk Pavyonu’nun iç düzenlemesi yarışmasında Mimar Ragıp Buluç ile gerçekleştirdiği ortak proje de birinciliğe layık görülür. Lekesel lirik soyut anlatımın en güçlü imzaları arasına katılmayı başaran Orhan Peker, tek ağaçlardan Ankara ve Ayvalık görünümlerine, güçlü kişilik yanılsamaları aktaran portrelerden çeşitli hayvan figürlerine uzanan konu çeşitliliği içinde, somutla soyutun kesiştiği eşsiz kesişmeyi resimlere dönüştürür. “Kırmızı Ev”, çocukluk ve gençlik yıllarının sığınağı ve esin kaynağı Soğuksu’nun Maraba evi olmalıdır. Arınmış formları, seçkin anlatımı ve görsel renk değerleriyle bu resim, Peker’in lekesel yorumların ağırlık kazandığı manzara resimlerine örnek oluşturur. Trabzonlu Ali Salim ve Belkıs Peker’in (Başman) oğlu olan Orhan Peker, resim, müzikle ilgili bir aile ortamında yetişecektir. Sanata ilgisini pekiştiren mekânlar arasında büyük babası Kitabi Hamdi Efendi’nin büyük kırtasiye mağazası ayrıcalıklı bir olanak sağlayacaktır. Resimle ilişkisi ilkokul yıllarında anlam kazanmaya başlar kendisi için. Zamanının tümünü kapsayan resimlerin sayısı arttıkça aile çevresinde hem ilgi hem de çekincenin olduğu bir ikilemle karşılaşır. Güzel resimler yapması sevindiricidir, ancak ressam olmaya kalkışırsa sıkıntılar çekmesi gerekecektir. Babası resim siparişleri verirken Peker’in düşüncesinden bunlar geçmektedir. Almanca öğrenmesi, yalnızca ablasının eşinin katkısı değil, kendi kazanımlarının arasına aydın bir insanla paylaşılan günler katılması anlamını taşıyacaktır. Müzik, edebiyat üzerine bilgiler eklenir dağarcığına. Sinema makinesiyle tanışır bu yıllarda. Peker Trabzon Soğuksu’da doğayla iç içe bir yaşamı resim çizerek, piyano çalarak yaşayacak, yeteneklerinin pekişmesine duyarlığı yol verecektir.







“At Arabası”, tuval üzerine yağlıboya, imzalı, 23x35 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.



“At”, mukavva üzerine karışık teknik, imzalı, 61x50 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.

Ortaokuldan hemen sonra, İstanbul'a gider Peker. Çok uzun sürmeyen, ancak yeteneklerini pekiştiren Sankt Georg yılları başlar. Ardından Güzel Sanatlar Akademisi, Resim bölümüne girer. Bedri Rahmi Atölyesi resim yapma eylemini sanata, sanatı tutkuya dönüştürür. Akademi’den mezun olmak sanatçı olmak için yeterli değildir. Çabalar, yaşam savaşının içinde geçer. Askerlik ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’ndaki çalışmaları ve resim bir arada yürümekte, yürütülmek zorunda kalınmaktadır. 1950’li yıllar “On”lar grubu içinde yaşanan sanatsal etkinlikler, kazanılan deneyimler, ilk rekabet, ilk başarı anlamını taşır. 1954 yılında Avrupa’ya gitme olanağını bulur. Erlangen Gençlik Tiyatroları Festivali için Avni Dilligil ve grubu ile Almanya gezisi aynı zamanda müzeler ve sergilerle tanışmak anlamın taşır. Peker, dönemin ressamlarının İstanbul-Paris hattının dışına çıkar. O, Oskar Kokoschka’nın (1886-1980) atölyesinde çalışmayı başaran ilk ve tek Türk ressamı olur. Salzburg’da, akademik çizim kurallarına karşı duran ve bu kuralları ironi ile uygulayan, izlenimci portelerinde acı ve korku duygusunun yarattığı tedirginlikleri yansıtan ve özellikle desenlerinde kağıdın beyaz yüzeyine mürekkebin siyah lekesiyle kendine özgü bir biçem yaratmayı başaran ünlü ressam Kokoschka’nın atölyesinde çalışır. İfade gücünün resimsel anlatıma kazandırdığı etkiyi yeniden keşfeder bu atölyede. Bir kentin yaşamının akışının tuvale yansıtılabileceğini, duygusal etkinin sanatçının algılama değerleriyle pekişerek figüratif anlatımlara yön verdiğini belirler. Boyanın doku olarak anlatıma katılmasının önemini pekiştirir. “Batıya ikinci gidişimde (yıl 1956) Oskar Kokoschka’nın Salzburg’da düzenlediği Yaz Akademisi’ne devam ettim. Oradan Münih’e geçerek, o kışı Almanya’da geçirdim. İstanbul’daki işimden ayrıldığım için Münih’te özel atölyelerde çalışıp hayatımı kazanıyordum.” Aralık 1957 de Münih’tedir: “Ben hâlâ buralarda dayanmayı “sürünmeyi” düşünüyorum. Münih’i sevdiğim için mi? Değil. Etrafından çok faydalandığım için mi? O da değil. Hani bu şartlar içinde, böyle bir atmosferde şaheserler(?) yapılabileceğine de inandığım yok. Bu şehirde hemen hemen bütün mühim sanatçıları tanıdım, sanat muhitlerine girdim çıktım. Anladığım şu; Alman sanat adamı bir sürü karışık meselenin ortasında tam bir kompleks yaşıyor.” (Orhan Peker., İstanbul Mayıs 1993.s.24) Sanatçı Münih’in büyük müzeler ve galerilerinin, yayın hayatının, kültür ortamının bilincindedir. Münih’te, dışavurumculuk çevresinde toplanan sanatçıları ve gruplarını tanır; Lenbach Müzesi’ni (Städtische Galerie im Lenbachhausin), Der Blaue Reiter grubunu ve Wassily Kandinsky’yi (1866-1944), Alte Pinakothek’te resim sanatının eski ustalarını, Neue Pinakothek’te modern dönemin sanatçılarını incelemiş olmalıdır. En önemlisi, Münih’te olmanın İstanbul’da olmaktan farklı olduğunun bilincindedir. Bu farkındalık sanat ortamını solumak ve batının düşün alanlarının yarattığı yapıtlarla yüz yüze gelmektir. Peker sanat yapmak için çağın gerçeklerini özümsemenin gerekliliğinin bilincindedir: “Ben içinde bulunduğumuz çağın bütün meselelerine karşı tam bir alaka duyan insanın gerçek sanat yapabileceğine inanıyorum. Ne yapalım ki ben de iyiye varmak, güzele varmak isteyen her sanatkar gibi “gerçek sanat” yapmak istiyorum. Resim dediğimiz şu işin, sadece gözü boyamak işi olduğunu kabul etmiyorum. Öyle olsaydı veya öylesini yapmak isteseydim-samimi söylüyorum-bırakırdım bu yolu. İşte bu bakımdan estetik çalışmaların yanı başında bir gün sosyal meseleleri de ciddiye almak gerekiyordu. Ancak bir farkla. Ne bir sosyolog katılığına düşmek, ne de dogmatik düşüncelere saplanıp kalmak. Nitekim bugün sosyal gerçeklerin her türlüsüne karşı koyamayan sanatçı tipleri ya fildişi kulesine kapanıyor ya da bir nevi toplum dinciliği yapıyor. İşi madrabazlığa, istismara götürenleri bir kalem geçelim. Kabul etmek gerekiyor ki, bizim tuttuğumuz yol, yolların en zoru. Hem güzel eser yapacaksın, hem de doğrudan yana olacaksın. “(Orhan Peker, İstanbul Mayıs 1993, s. 25) Peker sanatçı olmak için gerekli düşün yapısını kurmuş ve bu yapıyı pekiştirecek olan sanat gelişimini yaşamının prensibi olarak belirlemiştir. Yokluklara ve yoksulluklara karşın Avrupa’nın sanat merkezlerinde var olmaya, gözlemler yapmaya ve sanatçı kimliğini yüceltmeye kararlıdır. Peker, fırçasına yeni teknikler, düşün yapısına yeni görüşler kazandırarak İstanbul’a döner. Birikimini döktüğü resimlerini 4-18 Ekim 1954’te, İstanbul Tiyatro Derneği’nde ilk kişisel sergisi ile sergiler. Yapıtlarını Ankara’ya da taşır ve aynı yıl Türk Amerikan Kültür Merkezi’nde sergiler. 1959 sonları 1960 başlarında yeni bir kenttedir Peker. Ankara onun sanatında bir ilerleme dönemi, yeni seriler içinde anlatım yöntemini geliştirme evresidir. 1960’lı yıllar “İtfaiyeciler” ve hemen ardından da “Yük Beygirleri” resimlerinin yapılması demektir. Koçlar, güvercinler ve özellikle de kediler katışır Peker resimlerine, karpuz dilimleri, kırmızı şezlonglar, kır çiçekleri konulan havanların arasına giren yeni konular Peker’in sanatçı ayrıcalığını pekiştirir. Ankara yılları 1959’da başlar. Bu yıl 27 Nisan-12 Mayıs’ta İstanbul Türk Alman Kültür Merkezi’nde ve 2-12 Mayıs’ta da Galeri Milar’da sergi açar. Turizm Bakanlığı Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde 1960 yılında göreve başlar. Bilir Sokak’ta bir çatı katında yaşamını sürdürmeye başlar, resimlerini üretmek için yaşadığı mekânı atölyeye dönüştürür. Atölyenin duvarları itfaiyeciler serisi, kuşlar ve mandalarla dolar. Peker’in resimle tanıştığı yıllarda, sanat dünyası da Siyahkalem ile tanışmaktadır. Resim sanatı hakkında yapılmaya başlayan yayınların satır aralarına kadar giren Siyahkalem, farklı yorum gücüyle ve yarattığı öznel figüratif deformasyonların yarattığı ifadeci anlatımla sanatçıların ilgi odağına yerleşmektedir. 1940’lı yıllardan başlayarak yazarlar, bu resimleri tanımlamakta ve yorumlayarak kaynaklarını irdelemeye çalışmaktadır: “Siyahkalem’in resimlerinde incelik ve zarafetten ziyade dehşet veren korkunç şekillerin hakim olduğu görülür. Çehrelerindeki derin buruşukluklar, dışarı fırlamış dişler, yılan ve alev gibi kıvrılan saçlar ve sakallar insanı dehşete düşüren şekillerdir. El ve ayaklarda kuvvetli bir realizm görülmekle beraber tabiattan ayrılan, yani tabiat dışı bir ifade vardır. İfritleri, devleri, cinleri, sihirbazları tasvir eden bu resimler gerek ifade ve gerek mevzu itibariyle büsbütün başkadır. Bunların daha ziyade eski arkaik ve klasik Çin sanatı bronzları ve resimlerindeki ejder, taoti, şeytan gibi korkunç şekilleri andırması bu ressamın Çin’le bir münasebeti olduğunu düşündürür.” (Celal Esat Arseven, Türk Sanatı Tarihi Menşei’nden bugüne kadar Cilt III. I.Fasikül. İstanbul. Tarihsiz. s.77) Dergilerden ansiklopedilere kadar yansıyan bu tanıtım ve yorumlar özellikle de, Siyahkalem’i görme olanağı olmayan sanatçıları etkisine alır ve yön verir. Siyahkalem, figürsel deformasyonun anlatım gücünü tanıtır sanatçılara. Geleneksel kaynaklara yönelmeyi ilke olarak benimseyen ve motiflerden sıyrılıp resimsel anlatımlar bulmanın sıkıntısını çeken ressamlar için Siyahkalem yalnızca resim değil aynı zamanda çağdaş bir bakış acısı anlamını taşır. Bu bağlamda, kendi kaynağını arayan ve kaynağı öznel değerleriyle biçimlendirerek yorumlayarak sanatında ayrıcalıklı bir gelişme yaratan Orhan Peker de Siyahkalem’den esinler alır. İtfaiyeciler de bu anlamda önemlidir Peker resimleri arasında. Soyut ifadelere yönelmesiyle yeni yorum kazanan itfaiyeciler, lekenin anlatım değerlerini yansıtır. Bu aşamada Peker’in itfaiyecileri ile Matisse’in “Dans ve Müzik” resimleri arasında bir ilişkinin varlığı önem kazanır. Yirminci yüzyıl sanatının en önemli resimleri arasında yer alan ve erişilebilen en büyük mutluluğu duyumsattığı savlaşan “Dans ve Müzik” resimlerinin ilk örnekleri 1908 ile 1910 tarihleri arasında yapılır. Salon d’Automne’de “Dans ve Müzik” resimleri sergilediğinde dönemin eleştirmenleri tarafından şiddetle kınanmalarına karşın bu resimlerden ikisi, Moskova’dan sık sık Paris’e gelen ve özellikle de Matisse resimleriyle ilgilenen Shchukin tarafından satın alınır. Shchukin Moskova’da bulunan Trubetskoy Palace olarak bilinen evinin merdiven duvarlarını bu iki büyük tuval kaplar. Dans resmi, bir tepede kıvrılan yayalar çizerek kendilerini müziğin ritmine bırakan beş dansçıyı betimler. Kırmızının başat olduğu tuvalde, yalnızca kısa bir sürede çizilmiş sanısı uyandıran dansçılar, iki boyutlu bir düzlemde yer alırlar. Biçimsel ayrıntılar yerine, müziğin ritmini duyumsatan bedensel hareketlerin yarattığı derin etkiyi yansıtan dans ve müzik resimleri, döneminden başlayarak, birçok tartışmaya, araştırmaya ve değerlendirmeye konu oluşturur. Yeşil, kırmızı ve mavinin egemen olduğu bu resimlerde figüratif soyutlamanın öznel dili yaratılır ve adeta formülleri belirlenir. Matisse’in basitleştirilmiş formları ve renkleri, özgün bir görüş ve dinamik bir güç olarak sanata yeni boyutlar katar.



“At Başı”, duralit üzerine yağlıboya, imzalı, 35x25 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.



“Güvercinler”, karton üzerine pastel, imzalı, 28x20 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.

Matisse 1932-1933 yıllarında dans ve müzik konusuna yeniden dönecek ve Barnes Vakfı’nın ana girişinin duvarları için yeni örnekler yapar. O bir kez daha hareket halinde olan figürleri resimlemeye yönelir. Bu çalışmalarında kendi ürettiği kolajlarını uygulamaya sokar. Büyük boyutlu kağıtlar üzerine yaptığı dansçı figürlerini tek tek keserek resim alanına taşır ve bu yöntemle teknik olarak renklerin kapsama alanlarını azaltır. Bu aşamada, Matisse ön çalışmalar yaptığı büyük boyutlu kağıtlarda ürettiği figürleri kesip duvar yüzeyine aplike etmeye başlar. Bu teknikle ileri ve resimsel bir derinlik yaratmayı başaracak ve renklerin kapsama alanlarını azaltarak ritim duygusunu yoğunlaştıracaktır. Dans ve Müzik resimlerinde tarih, zaman, dil ya da bitki ve hayvan gibi enerji taşıyan, kadın ve erkek gibi cinsiyet belirleyen tüm öğeler ayıklanarak soyutlanmakta ve bu yaklaşımla medeniyetler öncesi arkaik bir esin resmin ruhuna yansımaktadır. Bu yaklaşım Matisse resimlerinin esin kaynakları arasında Akdeniz’in eşsiz kırmızı figürlü vazolarının yer aldığını vurgulamaktadır. Matisse’in “Dans ve Müzik” adlı resimleri üretmesine Collioure’de izlediği balıkçıların dansı esin verir. Sahilde büyük daireler oluşturarak yavaş fakat belirli hareketleri tekrarlayarak dans eden balıkçıları izleyen Matisse bundan çok etkilenir. Müziğin ritmine uyarak tüm çevrelerinden, hatta bedenlerinin fiziksel sınırlarından kendilerini soyutlayan balıkçılar Matisse’in yalnızca ortak bir ritim ve müziği yansıtacağı soyut figüratif anlatımı yaratmasına neden olur. İşte bu noktada Orhan Peker ve Matisse’in “Dans ve Müzik” adlı yapıtları arasında bir bağ kurulur. Ankara’daki büyük yangının izleri Peker’i etkiler. Yangına koşan itfaiye erlerinin arasında kurulu olan gizli ritim ve armoniyi duyumsar Peker. Hortumu kavrayan itfaiye erleri otantik bir ritüel müziğinin ritmiyle gövdelerinin arkaya ve öne atarak çılgınca dans etmektedir. Geriye atılan başlar, yukarıya kadar tırmanan bacaklar, kıvrılan vücutlarıyla, koşma eylemiyle dans arasındaki kurduğu ritmik ilişki, Matisse’in müzik ve dans resimleriyle özdeşleşir. Beyaz ya da kırmızı zemin üzerinde, kendilerini tamamen müziğin ritmine kaptırarak çevrelerinden soyutlanan Matisse dansçılarını çözümleyerek itfaiyeciler resimlerine ulaşır Peker. Soyutlamaya dayalı bir dışavurum uyarınca figüratif resim yapmak, belli bir dünya görüşüne bağlı olmak, belli sanat kuralarını kabullenmek anlamını taşır. Özellikle de bu yıllarda. Milli sanat savlarının yükselmeye başladığı 1950’lerde geleneksel sanatlara eğilim, bu savı yüceltmek anlamını taşıyacak, soyut eğilimlere yönelmekse evrensel ve atılımcı bir gelişme çizgisini korumakla eş anlamlar kazanır. Bu ayrımın bileşme noktasında yer alır Peker. Geleneksel eğilimlere soyut değerler kazandırmaya yönelir. Konular çevre gözlemlerine dayalı bir gelişim gösterir Peker’in çalışmalarında. 1960’lardan sonra atlar ve yük beygirleri başat olur yapıtlarına. Atlar, Orhan Peker'in sanatının vazgeçilemez izleğidir. Özellikle de ak ve kara lekeler olarak resmin dokusuna katılan at başları. 1965 yılında 26. Devlet Resim ve Heykel Sergisi birincilik ödülünü de atlar resmiyle kazanır. “Beyaz Atlar”dır bu resmin adı. Atların başlarına geçirilen yemlikleri de katılır bu anlatımlara. Lekelerden üretilen bu resimsel anlatımlarda Peker özgünlüğü yatar. Soyut leke dengesi ve figüratif dışavurum Peker duyarlığıyla bütünleşir. Orhan Peker figüratif seçimlerle soyut lekelerin dengesini kurmaya çalışır. Görsel algının çözümlemelerine dayalı yanılsamalar uyarınca görsellik kazanan figüratif istiflemeler, soyut renk lekelerinin arasından yemliklerine başlarını gömmüş beygirler olarak belirir. İş bekleme anının pineklemesi içinde boş arsalarda duran hayvanlar, kent yaşamının içinde yabancılaşmış varlıklarıyla işçi statüsü kapsamında yaşamsallıklarını sürdürmektedirler. Onlar, Peker’in resimlerinde daha önce var olan süvarilerin dinamik ve kahramanlık öyküsü yansıtan görünümlerinden uzak, yorgun, bıkkın, kendi dünyasına gömülmüş yük beygirleridir. Anlamı etkili kılan, yüzeyi saran renk lekelerinin ritmi, renk değerleri ve yumuşak armonisidir. Yaz aylarında Ankara’nın yakıcı kuru sıcağından, kış aylarında dondurucu soğuğundan korunmaları için beygirlerin sırtlarına atılan el örgüsü kilimler, geleneksel kaynaklara yönelme eğilimi içinde yetişen Peker’in ilgisini çeker ilkin. Hayvanların oylumları ve biçimsel ayrıntılarını gizleyen bu kilimler, yarattıkları renk armonileriyle Peker’in resimlerine katılmaya başlar. Yem torbaları yüzlerini, kilimler bedenlerini sararken, beygirler tüm değerleriyle Peker’in resimlerinde yaşam kazanır. Biçimsel bir leke fantezisine kararlı olarak bağlanmak isteyen at resimleri, döneminde de Peker’in yoğun bir duyarlık arayışı içinde olduğunu belirler. Bu arayışlar kendi içlerinde aşama aşama gelişir. Yüzleri peçeleri anıştıran yem torbalarıyla kaplanan beygirlerin utangaç gerginliğini, hırçınlığını resimler. “Benim atlarım attan çok beygirdir. Yük beygirleridir. Öteden beri hayvan motiflerine sevgiyle eğildim ben. Mandalar, inekler, eşekler, kuşlar... Son olarak İspanya’da torolar sardı beni. Bu beygirlere gelince, bilirisiniz Küçükesat’ta otururum. Oralarda sabah akşam boş arsalarda durur bu beygirler. Başlarını çoğunlukla yem torbalarına sokmuş, dururlar öyle. İlkin sırtlarına atılan yamalı kilimlere, boyunlarındaki mavi boncuklarda beni resim yapmaya çeken bir şey oldu. Herhalde. Ne var ki, bu konu beni salt resim yönünden etkilemekle kalmaz. Bir şeyler söylemeye iter.”



“Güvercin”, duralit üzerine yağlıboya, imzalı, 40x30 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.



“At Başı”, kağıt üzerine psatel, imzalı, 88x63 cm., Fotoğraf©Antik

Bu söylem özellikle deve resimlerinde olmak üzere maymun, manda, koç gibi hayvan desenlerinde de sürer. Güvercinler de Peker’e ödül kazandırır. 1967 yılında Turizm bakanlığına Turizm yılı için hazırladığı, dünyanın çevresini sararak özgürlük ve barışa kanat çırpan güvercinler, Peker’e Japonya’dan bir ödül getirdi. Tokyo’da şeref ödülüne değimli görüldü Orhan Peker. 1967 yılında, Ankara’da oturduğu çatı katındaki evinde Ankara manzaraları yerine, yine çevre gözlemlerine yönelir. Kırmızı şezlongunda oturarak güvercinleri izler. Peker’in nesne ve figür arasında kurduğu ilişkinin alanlarını belirler bu yapıtlar. Kent görünümü, doğa kesiti gibi konular Peker için uzak meraklar ve hedeflerdir. Peker, ev, eşya ve hayvanlar arasında kurulan alçakgönüllü bir yaşamın içtenliğinin peşine düşer. Temel ve yalın yaşamsal ilişkilerin içinden bakar hayata. Günlük yaşamın sıcak sınırlarından uzanır izleyiciye. Abartısız, samimi, bizden bir yaşamın derinliklerine götürür, nesnelerle ve figürlerle kurulan bu temel ilişki. Atölyesinin bir köşesinde kuru dal parçaları, çiçekler, karpuz dilimi, ispirto ocağı, bir bardak çay, Peker resimleri olarak tuvallere yansır. Tahta havanlar, çömlekler içinde resme girmiş, aralarına küçük çalılar karışık bozkır çiçekleri. Yanı başına konan güvercin, arsada duran beygir ya da koç, kümesteki horoz, oturduğu kırmızı şezlong ve kucağında mırıldayan kedinin sıcak içtenliğini yansıtır yapıtlarına. Kediler… Duvarların üzerinde, kurdukları eşsiz dengeleriyle dünyaya meydan okuyan kedilerdir Peker resimleri.. Belirledikleri alanlarında, kurdukları hükümranlıklarını sürdürmenin gururuyla dolaşırlar kediler. Onurlu ve alımlı duruşları, yumuşak ve kararlı adımlarıyla gezinirler resimlerde. Kediler, Peker’in özgür tavrına özdeş kanıtlardır. Dostluğun, öznel ve özel derinliklerine gönderme yaparlar. Seçkin ve seçmeci bir yaklaşımla belirlenen dost çevresinin önemini ve güvenliğini yansıtırlar. Otoportreleri ve eş-dost portelerinin arasına katılır “Başka”nın resimleri. Yan yana bakarlar yaşama, yüz yüze… Siyah gövdesini aydınlatan beyaz beneklerin arasında ışıldayan gözleriyle çevreyi inceleyen Başka, Peker’in derin siyah bakışlarında bulur güven ve sevgiyi. Başka evin bir ferdi, Peker’in yaşamının içine katılan sıcak bir tüy yumağıdır. Şahap Sıtkı Peker’in kedilerini bu nedenle sevincin sesi olarak tanımlıyor olmalıdır. “Kimisinin kuyruğunda benek benek başka renk parçaları var. Ya ak boyunlu kediler. Ya uçtan uca kara mı kara, dumanlı mı dumanlı, kabarık mı kabarık, yumuşak mı yumuşak, soylu ince olan ne varsa bir araya gelmiş, sıkı sıkıya sarmış bunları. Çevresine sadelik, sağlık saçıyor. Yüreklerimizde dilsiz bir sevincin sesini çağrıştırıyor.” Gülibik ve kucağında horoz taşıyan çocuk, mitolojik konularla ilişkilenen balık kadın da bu sevgiyi, coşkuyu ve bu güveni paylaşır... Chagall resimlerinden çıkarak Peker karelerindeki öznel yerini alırlar. 1970 yılı Peker için ödüller ve başarılar anlamını taşır. Aşık Veysel… Bu büyük kompozisyon Peker’e TRT Resim ödülünü kazandırır. “Bozkır”ın renksiz renk zenginliği Veysel’in yaslandığı o kendi türküsü üstünde açar. Dikenli vahdet çiçekleri göğsünün hırıltılarıdır, türkünün sözcükleridir. Sözcüklerin bize duyduğu hasret bedenimizin ona duyduğu hasret gibidir. Veysel’in urbası karanlığı, sazı aydınlığın aracısıdır, dinleterek gördürür. Resmin kendine özgü vurucu büyük şiirini getiren bir resimdir bu. Bizim kuşağımızın çağı halk büyüklüğü ve duyarlığına götüren başlangıçlardandır. Bu insan çehrelerinin resme girdiği ilk örneklerdendir. Bu çağda hiç kimsenin resmi yapılmadı bu ülkede. Örnek olursa güdümlü sanata götürür diyorlar, insanı put yüceliğine götürür. Varsın götürsün. Put yüceliğine ulaşan halkın temsilcisi olduktan sonra o put yüceliğini de kendisi kırarak getirir.” (Sezer Tansuğ. Sanata Yaklaşım Mart 1976. s.169)



“Gramofonlu Kedi”, tuval üzerine yağlıboya, 91x85 cm.,
© Ceyda-Ünal Göğüş koleksiyonu.



“Deve”, guvaş, imzalı, 57x34 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.

1959 yılında, İspanya’ya görevli olarak gönderilir. Ekim ayının başında Madrid’dedir. Madrid’in sokakları müzelere açılan meydanları özellikle de Prado... Bu müze onun ibadet eder gibi dolaştığı ve çalıştığı mekâna dönüşür. Sonra Toledo, Barselona, Palma’ya uzanır yolu sanatın izinden. “(…) Günlerdir dolaşıp durduğum o koca müzede beni en çok saran bir sürü şaheser var. İlk olarak El Greco’nun bir portresine göz koydum. Ebatça küçük fakat resim olarak muazzam bir iş. İyice bakıp tekniğini kavradığım için sanırım bu kopyayı becerebilirim. Bu hafta başlarsam, devamlı çalışmak suretiyle, gelecek hafta sonunda odamdadır o resim. Sonrasını bilmiyorum ama, belki de Valázquez’den de bir çalışma yapabilirim. Kopya yapmak hem duygu hem de teknik bakımdan faydalı oluyor. Tabii zorla değil de aşkla yapılırsa” (Önder Küçükerman.,1995. s.30) Orhan Peker İspanya’da sanatın yüzyıllara başat olan örneklerini üreten ünlü ressamların yapıtlarını incelemektedir. Prado Müzesi’ni bir mabet gibi dolaşmakta ve burada yer alan resimlerin arasından özellikle El Greco ile ilgili çalışmalara büyük değer vermek ve Diego Rodriguez de Silva Velázquez’in (1599-1660) resimlerini de çok dikkatli bir gözlemle incelemektedir. El Greco ile karşı karşıya kalmak, sanatçının dünyasına girmek, çağ ve öznellik gibi sorunları usun sınırları içinde, bir kenarda saklı tutarak büyük bir resim ustasının boya ve renk dokuları arasında ışığın gücünü aramak, deseni deforme etmenin baş kaldırışını derinden hissetmektir. Bütün bunların hedefiyse Peker’ce ve Orhan Peker olan bir sonuca ulaşmaktır. El Greco, artık Orhan Peker için Akademi yıllarına uzanan ve mezun oldukları yıl düzenledikleri serginin sloganı olarak kullandıkları, esin kaynakları için örnek olarak belirledikleri büyük bir ressam ve bu yıllardaki sanat görüşlerinin odağında yer alan bir usta olma sınırını çok gerilerde bırakacak, içselleşecektir. Peker, sanatın odağına oturan Greco portresinin karşısında olmaktan kurtulur, bir ayna olarak gördüğü yüzünü kendi yüzüyle özleştirir, dünyaya sanatın gücünün erdemiyle bakmaya başlar. Tam bu aşamada Ankara’dan gelen haber sevindiricidir: “Devlet Resim Sergisi’nde teşhir olunan “Mandalar” adlı tablomu jüri üç bin liraya satın almaya karar vermiş. Sergi komiserliği bir yazı ile kabul edip etmeyeceğimi soruyordu. Doğrusu beklenmedik bir haberdi bu. Anlaşılan gelirken bir iki resim bıraktığım bir arkadaş o tabloyu sergiye vermiş olacak.” (Orhan Peker, İstanbul Mayıs 1993, s. 53) Peker 1964 yılında düzenlenen 25. Devlet Sergisi’ne dostlarının seçimiyle katılmış olur. İspanya bursu 1964 yılının Eylül ayına kadar uzatılır. Güney’e, Akdeniz sahillerine uzanır. Almunecar’dan, Malaga’ya Murillo’ları, Picassolar’ı görmeye gider. Bir sergi açacak kadar resim yapar ve serginin nerede olması gerektiğine karar vermeye çalışır. 16 Eylül’de trene biner ve Madrid’den Paris’e gider. Oradan da Ankara’ya... 1965’den 1978 yılına kadar uzanan süreç resimler, sergiler, ödüllerle geçer. “Yeni yaptığım resimler de fena olmuyor. Sergiden sonra yaptıklarımla yeni bir sergi açabilirim. Şimdilik büyük ebatlarda çalışmayı seviyorum (1,5- 2 metre). Bu gidişle yeni bir tavan arası aramak gerekecek. Şöyle geniş bir yer, bol ışıklı bir atölye.” (Orhan Peker., İstanbul Mayıs 1993.s.63) Yaptığı cesur ve ileri görüşlü afişler ve resimler Peker’in yalnızca sanatseverler tarafından beğeniyle izlenmesini, resimlerinin koleksiyonlara dağılmasını sağlamakla kalmayacaktır. Peker 1967 yılında Yılın Ressamı seçilecektir. Bu başarısı dönemin Turizm Bakanı’nın sanata ve sanatçıya verdiği önemi belirlemesi açısından da önem taşır. Sanatın gelişmesinin ülkenin gelişmesine koşut olduğu gerçeğinin bilincinde olan Bakan, sanatçının ödüllendirilmesinin onun ufkunu açacak, sanatına kaynak oluşturacak varsıl sanat ortamlarında var olmasının önemini de bilmektedir. Bu bağlamda Peker’in başarısını kutlamakla kalmaz onu Paris’in sanat ortamının içine gönderecek görevlendirme yazısını imzalar: “İlk önce geçen yıl açtığım sergiyi göz önüne bulundurarak beni ‘Yılın Ressamı’ seçtiler. Bir takım merasimler, altın madalya falan filan. Merasim(!) İstanbul’da olmuştu. Ankara’ya gelince bizim Bakan beni çağırttı. ‘Başarınızı duydum, tebrik ederim’ dedi. ‘İsterseniz sizi geçici görevle Paris’e gönderelim, biraz gezersiniz, müzeleri görürsünüz dedi. Doğrusu fikir harika. O ara Paris’te Picasso’nun iki müzede açılmış nefis sergileri vardı. Böylece uçağa atlayıp Frankfurt üzerinden Paris’i boyladım. Ocak ayı olmasına rağmen havalar çok güzeldi. Picasso baba başta, Bonnard’ın, sürrealistlerin v.s. sergilerini görmek çok faydalı oldu.” (Orhan Peker., İstanbul Mayıs 1993.s.67) Sanatçı Paris’ten sanat dağarcığında oluşan birikimi dökeceği tuvaller ve malzemelerle yurda döner. 1967, iki başarı ödülü ve iki sergi anlamını taşır Peker’in sanat yaşamında. Turizm Bakanlığı için hazırladığı “Turizm Yılı” afişinin Tokyo’da Şeref Ödülü kazanması sanıldığından da önemlidir. Bu uluslararası bir ödüldür ve bu özelliği ile de ilkler arasındadır. Afişin tasarımda, dünyanın çevresini saran güvercinler Peker’e ödülü taşır. 1969 ve 1970 ödüller ve Japonya günlerine katılan Ankara ve İstanbul sergileri ile geçer. 29 Nisan-14 Mayıs 1969 tarihleri arasında İstanbul’da açtığı sergi gelişen galeri düzenlerini ve pekişen sanatçı kimliğinin kanıtıdır: “İstanbul’da sergim vardı. Mefkûre Şerbetçi adında zengin bir hanımın orada yeni bir galeri açtığını duymuştum. Beni de davet ettiler. Kalkıp gittik Galeri I (adı öyle) Beyoğlu’nda Lale Sineması karşısında. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle güzel galeri Paris’te bile pek yok. Işıklandırma, iç düzeni harika! Açılışta dostların hepsi vardı. (...) Ankara’ya dönünce yine çalışmaya başladım. Resim yapmak kadar beni ilgilendiren hiç bir şeyin olmadığını daha iyi anlıyorum. Bir gün çeker gidersek arkamızda bir şeyler bırakırız.” (Orhan Peker., İstanbul Mayıs 1993, s. 80) Yaşamı süresince, sanatla uyanıp sanatla yaşayan Peker bir gazete ilanında Osaka EXPO 70 Fuarı’na katılacak olan Bayındırlık Bakanlığı’nın stant tasarımı için düzenlediği yarışmanın ilanını görür. Yarışmalardan hoşlanmamasına karşın Japonya fikri ilginç gelir. 26 Aralık 1969 tarihli mektubundan öğrenelim bu başarıyı:“Tuttuğum genç bir mimar arkadaşla kolları sıvadık. İnandığımız şekilde çalışıp, projeleri, dekorasyonları bitirip, yarışmaya katıldık. Kısacası, birinci ödülü kazandık. Zaten ikinci, üçüncü ödül de vermediler. (Orhan Peker., İstanbul Mayıs 1993.s.83) Bu seyahat Peker için bir heyecan dalgasıdır. 28 Ocak’ta yola çıkacak, planları, kompozisyonları, panolara koyulacak fotoğraf ve diaları da yanına alarak Japonya’ya gidecektir. Bangkok’ta dünyasının değiştiğini fark ederek oradan bir gece kalacağı Hong Kong’a ulaşır. Tokyo’da da bir gece ve ver elini Osaka... 15 Mart’ta açılacak olan Fuar’ın Türk Pavyonu’nu ayrıcalıklı kılacak yoğun bir çalışma geçirir. 29 Mart 1972 tarihinde Fikret Otyam’la birlikte Paris’e gider. Uzun bir süre daha iyi malzeme ile daha iyi resimler yapacağı Paris’te kalır. Kasım ayında Köln’dedir. Burada “İstasyonda Atlar” resmini yapar. 1973 yılının Şubat ayının başında Kunsthalle’de açılan Emil Nolde sergisini gezer. 22 Mart-10 Nisan 1973’de Brüksel Galérie Sans Frontiéres’de açtığı sergi başarılı olur.“Şimdilik Japonya işine çalışıyoruz. Ben gitmeye pek hevesli değilim. Vitrayın realizasyonunu yapan arkadaşı göndermelerini tavsiye ettim. Bu sefer de o görsün Japonya’ları. Ayın yirmisinde teslim ediyoruz.” (Orhan Peker, İstanbul Mayıs 1993, s. 111)



“Kedili Kompozisyon”, tuval üzerine yağlıboya, imzalı, 150x150 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.



“peyzaj”, tuval üzerine yağlıboya, 105.5x84.5 cm., ©M.S.G.S.Ü. İstanbul Devlet Resim Heykel Müzesi Koleksiyonu

Köln’de, arkadaşı Fuat’ın açtığı Galerie Brücke’de katıldığı sergide resimleri beğeni ile karşılanır. Bu yıllarda yaptığı “Ayçiçekli Kız” serisi resimlerini de Almanya’da sergilemeyi düşünmektedir. Bu salon Peker’in resimlerinin sergilendiği ve her zaman bulunduğu bir galeri olacaktır.“‘Ayçiçekli Kız’ şimdilik burada. Köln’deki serginin baş köşesine asarız onu. Gerçekten de kocaman güneşli resim. Tabii baskıları da tam fikir vermiyor. Geçenlerde bir arkadaş ‘Sen bu resimle Nolde’yi aştın’ dedi. Estağfurullah! (...) Galerie Brücke’ye uğrayamayışınıza üzüldüm. Orada bir büyük, birkaç orta boy resmim var. Hem de galeriyi görmüş olurdunuz. Büyük resim “Pazar Yeri”ni seveceğini sanırım. Onu vitrine koymuştu. En iyi işlerimden biridir. (“Orhan Peker, İstanbul Mayıs 1993, s. 112 ve 118) 1975 yılında İstanbul’a taşınır ve Zincirli Köşk Sokak, Mermersaray apartmanında bir evde sergi açar. Babil Sokak 14/1 Elmadağ İstanbul adresine yerleşir. Bu aşamadan sonra yaşamı Ayvalık ve İstanbul arasında geçecektir. Yaşamının anlamı olan resimler yapılmaya ve sergiler açılmaya devam edecektir. Ayvalık Ev Sergileri 1974 ve 1975 yıllarında sürecektir. İstanbul Tiglat Galerisi’nde 28 Ocak-28 Şubat 1977 tarihleri arasında açtığı sergiyi 17 Haziran-17 Temmuz’da Avni Arbaş’la birlikte açtığı Tarabya Güzel Sanatlar sergisi izleyecektir. Aynı yıl Ankara Artisan Sanat Galerisi’nde 4 Kasım tarihinde bir sergi düzenleyecek ve resimlediği “Gülibik” kitabı yayınlanacaktır. Resimlediği bir başka kitap olan, Metin Eloğlu’nun “Rüzgar Ekmek” adlı kitabını da 1978 yılında imzalayacaktır. 11-30 Nisan 1978 tarihleri arasında İstanbul Bedri Rahmi Eyüboğlu Galerisi’nde açtığı sergi ne yazık ki Peker’in son sergisi olacaktır. Artık sanatçının yorgun bedeni dayanma gücünü yitirmeye başlamıştır. 1978 yılının Mayıs ayında ardında yüreğini ve yeteneğini kanıtlayan resimler bırakarak yaşama veda eder. Önder Küçükerman’nın satırlarından okuyalım: “Ancak birden hastalandı... Hastanede yanından ayrılmamı istemedi... Sonra hızla kötüleşti. Derin koma ve son... Meliha Teyzem, Yavuz ve ben son kez elini tuttuk.:. Kapıyı sessizce kapayıp odasından çıktık...” Orhan Peker’in günlük yaşamdan, çevresinden seçtiği; güvercinler, horozlar, balık üzerinde kızlar, dingin yük beygirleri, karakuşlar, siyah beyaz ya da sarman kediler, kurbağalar, itfaiye erleri, dikenler, solmuş kır çiçekleri birer konu olmanın ötesinde anlamlar taşır. Nesne ve figür olarak büyük yalnızlıklar olarak derin boyutlar kazanan bu yapıtlar günümüz insanının bunalımlarını, güven ve sevgi arayışlarını, yalnızlıklarının ruhsal karmaşasını, içe dönük kaçışlarını yansıtır. Peker’in resminde, çevremizi saran sıradan nesneler, görsel algıyı uyaran çarpıcı leke düzenlemeleri, coşkun armoniler, hızlı fırça tuşeleriyle tuvale aktarılmış boya dokusu özgün anlatımlar yaratır. Peker resimlerinin ayrıcalığı, duyarlıklarla vurgulanan duyguları, yalnızlığı, korkuyu, bunalımı, sevgiyi ya da acımayı yansıtması olmalıdır. Peker, sanatçı olma yolunda verdiği çabaların, resim yapmanın ötesinde zamanını alan uğraşlar içinde tüketilen bir ömre tutsak olmasının acısını duyumsayan ve duyumsatan bir yaşam sürer. Ancak yarattığı yapıtlar, Peker’in bir ressam, ünlü bir sanatçı, Türk resmine yön veren bir usta olarak, kalıcılığın sınırlarını yakalamasını gerçekleştirir. KAYNAKÇA: Anonim., “10 lar Grubunun Resim Sergisi" Hürriyet. 10 Ocak 1953. Anonim., "Onlar Grubunun Yedinci Resim Sergisi" Vatan. 11 Ocak 1953. Adil, Fikret.,"10 lar Grubu" Genç Ressamlarımız. İstanbul. l950. S.11–13. Arseven, Celal Esat., Türk Sanatı Tarihi Menşeinden bugüne kadar Cilt III. I.Fasikül. İstanbul. Tarihsiz. S.77) Berk, Nurullah.,"Türk Resmi Ne Durumda?" Vatan,27 l2 1953. Berk, Nurullah.,"Türk Resmi ve Memleket" Yeni İstanbul.9 Ocak 1950. Cennino d'Andrea Cennini (tercüme: Jr. Daniel V. Thompson )., The Craftsman's Handbook: "Il Libro dell' Arte" 01 June, 1954. Edgü, Ferid, “Sanatçının Bir At Olarak Portresi”. Orhan Peker Şubat 2002 İstanbul s. 82. Edgü, Ferid, “Aliye Berger’in Portresi”. Orhan Peker Şubat 2002 İstanbul. s. 86. Elderoğlu, Abidin.,"Picasso ve Soyut Sanata Dair" Fikirler 5 Kasım l947. Erol, Turan., “Orhan Peker Ressam”. Orhan Peker Şubat 2002 İstanbul s.711. Ecevit, Bülent.,"On'lar Grubu Ankara'da. Dünya 8 Nisan 1953. Eyüboğlu, Bedri Rahmi.,"10’lar Grupu" Genç Ressamlarımız. İstanbul. 1950. s. l4-19. Eyüboğlu, Sabahattin., "Resimden" Yaprak Haziran 1949s.12. Eyüboğlu Sabahattin.,"Yeni Resim" Yaprak.15 Nisan l950.s.24. Eyüboğlu Sabahattin., "Resimden" Yaprak Haziran 1949 s.12;Abidin). Giray Kıymet.,"Mehmet Pesen'in Sanatına Bir Bakış" İş Bankası Sergi Katoloğu..4–28 Ekim 1993.s.l0 Giray Şubat.1994Giray, Kıymet., “Türk Resminde Soyut Eğilimler ve 10’lar Grubu”, Türkiye’de Sanat, Ocak/Şubat.1994. Sayı:12.s.66–70. Giray Nisan 1994, Giray 1994, Kıymet Giray., “Türk Resminde Liman Sergisi, Yeniler Grubu ve Leopold Lévy”. Türkiye’de Sanat. Mart-Nisan 1994 Sayı 13. s.46–50). Giray 1995, Giray, Kıymet-Uğur Derman- Fulya Bodur. Sabancı Koleksiyonu. İstanbul 1995.s.358; Giray Temmuz, 1996 Giray, Kıymet.“Léopold Leva Tekrar Türkiye’de” Siyah Beyaz 2.Temmuz.1996 2002, Kıymet Giray. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Örnekleriyle Manzara. İstanbul. 2000. s. 513. Giray 2002, Kıymet Giray. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonundan Seçmeler. İstanbul Haziran 2002.s.224–225 Küçükerman, Önder. 'Dayım Orhan Peker İçin', s.9 Küçükerman, Önder., Orhan Peker İspanyol Defteri. Kasım 1995 İstanbul. Küçükerman, Önder., Orhan Peker Özgeçmişi. Orhan Peker. 2002 İstanbul s.90. Onger, Fahir.,"Bedri Rahmi Sergisi" Fikir ve Sanat.3 Mayıs1950 s.1. Otyam, Fikret., "Onlar Grupu Sergisinde Gördüklerim" Son Saat l953. Özgen, Öznur., "Onlar Grupu Sergisi" 6 Şubat 1953. Donald Posner., Annibale Carracci; A study in the reform of Italian painting around 1590 (National Gallery of Art: Kress Foundation studies in the history of European art. January 1, 1971Safa, Peyami., "Modernizmin Kıymeti" Cumhuriyet. 23 Nisan 1938. Sipahioğlu, Vahdet., "10 ların sergisi" Hürses 1953 Tansuğ, Sezer., Sanata Yaklaşım. Eleştiride Duyarlık Çağı. İstanbul Mart 1976. Tollu, Cemal.,"Eren-Bedri Rahmi Sergisini Gezerken". Cumhuriyet.22 4 1948 Ülken, Hilmi Ziya., Resim ve Cemiyet. l942 İstanbul. Vasari,Giorgio., The Lives of the Artists (Oxford World's Classics) July 16, 1998 Yarar, Esin Dal.,"On'lar Grubu" Yeni Boyut. Haziran 1984.Yıl:3. Sayı:24.s.4. Yurdanur, Safa M..,"On'lar Grupu'un Resim Sergisi" Vatan 19 Ocak 1953.



“Kedi”, Kağıt üzerine karışık teknik, 51x 42 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.



“Figüratif”, tuval üzerine yağlıboya imzalı, 47x43 cm., Fotoğraf©Antik A.Ş. arşivi.

 



“Beygirler”, tuval üzerine yağlıboya, 100x94 cm., ©Lüset-Mustafa Taviloğlu Koleksiyonu.


(c) 2001-2014 Antik A.S.