Antikalar.com - Antik Müzayede, Antika Müzayede, Muzayede, Antika, Antik Muzayede, Anik Muzayede Antik Müzayede, Antika Müzayede, Muzayede, Antika, Antik Muzayede, Anik Muzayede,antika,antikacilar,muzayede

22 Kasim 2014

Iletisim

E-mail

Ana SayfaAntik A.S. Müzayedeleri ve KataloglariEtkinliklerAntik A.S. Seminer ProgramiEkspertiz HizmetlerimizSanat Kültür ve Dekorasyon YayinlariMüzeler, Restoratörler, Galeriler ve AntikacilarLinklerantikalar.com Hakkinda

Ayın Konusu :
Osmanlı’da hat sanatının önemi

Eski Türk evlerinin duvarlarını süsleyen hat levhaların hikâyesini İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim görevlisi Burak Çetintaş kaleme aldı.


1909 tarihli imzasız bir tekke levhasında mevlevî sikkesi formunda hazırlanmış zemin üzerine yazılmış “Yâ hazret-i Mevlanâ.”

Eski Türk evlerinin örnekleri artık kalmadı. Ayakta olan birkaç tanesi de bugün yarın yok oldu olacak halde. Bursa’da, İstanbul’da, Edirne’de, İzmir’de ve Anadolu’nun daha pek çok yerinde şehirlerin adeta ziyneti olan bu evler, zamanında korunmadıkları için göç dalgasının, değişen ekonomik yapının ve hızlı şehirleşmenin etkisi ile kısa sürede kaybolup gittiler. Yazar Reşad Ekrem Koçu, Çelik Gülersoy ve özelikle her sene birkaç hafta süren sergiler düzenleyerek maketlerde ve fotoğraflarda olsun eski Türk evlerini yaşatmayı amaç edinmiş olan Perihan Balcı gibi bu işe gönül vermiş insanlar sayesinde bu evler hakkında bilgimiz var. Ahşap, divanhâneli, sofalı, çok odalı, yayvan, geniş bahçeli, havuzlu, taşlıklı Türk evleri maalesef artık yok. Amucazâde Hüseyin Paşa’nın Kanlıca’daki yalısı, Çengelköy meydanındaki 18. yüzyıldan kalma bir iki ev, ve Zeyrek ile Süleymaniye’nin artık iyiden iyiye tahrip olmuş tarihi dokusunda her nasılsa unutulup kalmış olan birkaç harabe şehrin orasında burasında can çekişir halde sonlarını bekliyor. Boyacıköyü’ne mimar Refik Bey’in eseri olan ve yakın geçmişte tadilat geçirip üstüne bir kat ilâve edilen Refikabâd ve Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Çatalca’da 1970’lerde yaptırdığı evi ise o eski günleri canlı tutmaya çabalar gibi.

Peki, eski Türkler, yaptıkları binalara, mabetlere, özellikle de evlerindeki sofalara, odalarının duvarlarına neler asarlar; kapalı mekânların duvarlarını nasıl süslerlerdi? Bizim kültürümüzde her türlü resim geç kabul gördüğü için, bunun cevabı yazı (hat) levhalarıdır. Türklerin “pirimitif” denen, “ilk” ve herhalde resim tarihi açısından hayli ilkel olan tabloları dahi 19. yüzyılın ilk yarısına tarihlenirken, müzelerimizi yahut meraklıların koleksiyonlarını süsleyen 4, 5 hatta 6 yüz senelik levhalar, evlerimizin duvarlarını nasıl süslediğimizin en iyi göstergesidir. Bunun için yazının, levhanın ve kitabenin Türk mimarisindeki yerine kısaca bakmak, ondan sonra Türk evlerini süsleyen yazı levhalarının hikayesine geçmek uygun olacaktır.

İslamiyetin doğuşu ile birlikte eski kavimlerde hayli ileri seviyelere gelmiş olan resim ve heykel gibi görsel unsurlar yasaklandı. Çünkü resim ve heykel, o gün için yakın geçmişte yasaklanmış olan puta tapma olgusunu hatırlatacağı için tehlikeli idi. Bu büyük boşluğun yerini kısa sürede estetik Arap harflerinin bir araya gelmesi ile oluşan çeşitli boyutlardaki levhalar, duvar panoları, freskler ve kitabeler aldı. Emevîler ve Abbasîler döneminde yapılan camilerde küçük boyutlu olmakla birlikte yazı kullanılmıştır. İslamiyetin doğduğu bölge olan Arap yarımadasında ve daha sonraki yüzyıllarda Ortadoğu’da bilinen ve Osmanlı’nın eski coğrafyasında yaygın olan bir düşünce vardı. Arap harflerinin bütün Müslüman coğrafyasında yaygınlığını koruduğu dönemlerde kutsal kitap Kur’an-ı Kerîm’in en güzel şekliyle Mısır’daki hafızlar tarafından okunduğu ve Türkler tarafından, bilhassa da İstanbul’da yazıldığına inanılırdı. Hatta öyle ki, bu düşünüş asırlar boyunca “Kur’an Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı…” sözleriyle ifade edilmişti.

Hat sanatı Anadolu’daki beylikler döneminde ve bilhassa Selçuklu Türklerinde sarayların, mabetlerin ve medreselerin iç ve dış duvarlarında büyük boyutlarda kullanılmaya başlandı. Bu yazılar daha çok binaların hangi sultan yahut melik tarafından hangi tarihte yaptırıldığını hikaye eden kitabelerdi ve mermer üzerine kazınmış birkaç satırdan ibaretlerdi. Camilerin ve sarayların iç ve dış duvarlarını süsleyen çini panolar ve birkaç yüz çini karonun bir araya gelmesinden oluşan kuşak yazıların Türk mimarisinde boy göstermeye başlaması da aynı dönemlere rastlar. Bugün, düzgün bir örneği günümüze ulaşmayan, fakat dünyanın önde gelen müzelerinin en nadide koleksiyonlarını oluşturan kuşak yazılar çoğunlukla Kur’an’dan alınmadır ve gündelik hayatta sıklıkla kullanılan ayet ve surelerden oluşurlar.

Osmanlı mimarisinde ise hat sanatı, harflerin irileşmesi, yazı karakterlerinin oturması, dolayısı ile boyut ve şekil değiştirmesi ile birlikte önemli bir yere sahip oldu. Selçuklularda ve Osmanlı’nın kuruluş döneminde çini karolar üzerine yazılmış ayet, sure ve diğer kitabeler 14. yüzyıldan itibaren yerlerini mermere kazınmış kitabeler ile mukavvaya yahut deriye yazılmış devasa ebatlardaki levhalara bırakmış ve zamanla hat sanatı içindeki farklı ekoller artık iyiden iyiye fark edilir bir hal almıştı. Bursa, İznik, Edirne ve fetihten sonra İstanbul’da yaptırılmış olan taş yapıların duvarlarına, binaları yaptıran padişahların ve sultanların hayırla anılmasını isteyen tarih kitabelerinin yanında bir de dini içerikli çini kuşak yazıları ile mermer kitabeler ve İslami motiflerle bezeli çini duvar panoları da yerleştiriliyordu. 16. yüzyıldan itibaren camilere, tekke ve diğer dini yapılarla medreselere duvardan bağımsız levhalar da asılmaya başlandı. Bunlar genellikle camsız ve çerçeveli olup kâğıt, mukavva, tahta ve deri üzerine yazılmış ayet ve surelerle ilgili levhalardı. Mekânın iç hacminin hayli büyük olması dolayısıyla camilere asılan levhaların boyutları da hayli büyük olurdu. Fatih, Ayasofya, Bayezid, Süleymaniye, Sultanahmet, Nuruosmaniye camileri başta olmak üzere pek çok camide bu ve benzeri büyük boyutlu levhalara rastlamak mümkündü.

Vakıflar Genel Müdülüğü’nün -muhtemelen hırsızlığa karşı bir tedbir olarak-böyle levhaları kamyonlarla camilerden toplatıp depolara kaldırtması, camilerde ibadet edenlerle sadece bu levhaları ziyaret edip gözlerini şenlendiren meraklıların büyük bir zevkten mahrum kalmasına sebep olmuştur. 1925’te tekkeler kapandığında, aynı tarihlerde kaldırılan Evkaf Nezareti yerine kurulan Vakıflar Umum Müdürlüğü aldığı bir kararla, ülkede mülkiyeti vakıflara devredilen ne kadar tekke, zaviye varsa bunların eşyalarını kayıt altına alıp depolara kaldırmıştı. Aynı tarihlerde kapatılan türbelerin içindeki sanduka örtüleri, şamdanlar, ceviz, abanoz gibi kıymetli ağaçtan yahut bronz, gümüş gibi değerli metallerden yapılmış olan sanduka parmaklıkları, duvarları süsleyen levhalar, yerleri kaplayan halılar ve kilimler oldukları yerde bırakılmışlardı.


Evlerin ve dergâhlarda semahânelerin baş köşesini süsleyen levhalardan bir örnek.


Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin 1860 tarihli zerendud bir levhasında Türk tasavvuf hayatına damgasını vurmuş tarikat ulularından Mevlanâ Celaleddin-i Rumî’nin ismi böyle istiflenmişti.


Hz. Ali ile özdeşleşmiş figürlerden birisi aslan diğeri ise kılıcı zülfikâr’dır. Bu levhada, genellikle Bektaşi tekkelerini süsleyen ve Ali’nin ismindeki “y” harfinin zülfikârlaştığı levhalardan biri görülüyor. Mehmed şefik Bey’in elinden çıkmış olan bu tarihsiz zerendud levhada “Yâ Ali” yazmaktadır.

Tekkelere ait eşyalardan çok küçük bir bölümü daha sonraki senelerde kurulan Divan Edebiyatı Müzesi’nde sergilenmeye başlanmıştı. Ne var ki sadece depolar (örneğin uzun senelerden beri vakıflara ait olan Yenikapı Mevlevihânesi yangın geçirmeden az öncesine kadar eşya deposu olarak kullanılıyordu) değil, Galata Mevlevihânesi’nde kurulan bu müze de soygundan nasibini almıştı. 1970’lerde Bayezid Meydanı’nın bir köşesindeki eski bir medrese binasında kurulan Vakıf Hat Sanatları Müzesi de vaktiyle camilerden, tekkelerden toplanan levhaların bir bölümünü sergilemek üzere kurulmuş, bina yeterli olmadığı için ve tahsisat yetersizliğinden dolayı bazı pavyonlar ziyaretçilere kapalı tutulmuş, müze deposundaki birçok eser de teşhire konamamıştı.


Said’ül Mevlevi’nin elinden çıkma “Yâ hazret-i Mevlanâ hû” levhası.


Yine 19. yüzyılın önde gelen hattatlarından Mehmet Şefik Bey’in hattıyla Nakşibendî tarikatı ile ilgili bir levha, 1863. Levhada Yâ hazret-i Mehmed Bahaeddin Şâh Nakşibend el-neccarî” yazılı.


Abdülkadir Geylanî, Kadirî tarikatının kurucusudur. Yukarıda pek çok Kâdirî tekkesinin semahânesini süsleyen ve değişik istiflerle hazırlanış “Ya hazret-i sultan seyyid Abdülkadir Geylânî kuddise sırrehu el-âlî” levhalarından biri görülüyor. Levha 1902’de, Rif’at Efendi tarafından zerendud tekniği ile yazılmış.

Son senelerde Vakıflar idaresi, artan soygunların önünü alabilmek için levhaların ve halı, şamdan, boy saati gibi diğer değerli eşyaların son adresi olan camilere de el atarak buralardaki değerli eşyaları toplayıp depolara kilitledi. Bugün, büyük camilerdeki birkaç adam boyundaki devasa levhalar dışında ibadethânelerde levha kalmamış gibidir. Sultanahmet, Süleymaniye, Aksaray Valide ve Şehzade camilerindeki irili ufaklı levhalardan neredeyse tamamı kaldırılmış, götürülemeyecek büyüklüktekiler ise yerinde bırakılmışlardı. Mesela, Ayasofya müze yapıldığında Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin her bir harfinin kalınlığı neredeyse 35 santime ulaşan cihar yâr-ı güzin levhaları, büyük oldukları için yerlerinden indirildikleri halde binanın kapısında çıkartılamamış ve senelerce bir kenarda beklemiş; sonra bir aralık İslâm Eserleri Müzesi müdürlüğü de yapmış olan üstat ve tarihçi İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın da ön-ayak olması ile yeniden asılabilmişlerdi.

Selâtin camilerde, yani sultanlar ve padişahlar tarafından yaptırılmış olan camilerde bulunan çoğu eser yok olmuştur. İsmail Zühtü Paşa’nın hayır eseri olan Altunizâde Camii’ndeki Hulusi ve Sami Efendi imzalı hatlar, Merkezefendi ve Sünbülefendi tekkelerindeki dönemin meşhur hattatlarına ait levhalar, Laleli ve Nuruosmaniye camilerinin Yesarî Esad ve Yesarîzâde Mustafa İzzet efendilere ait olan muhteşem levhalar artık bulunmuyor. Bununla beraber, örneğin (günümüzde büyük bölümü kaldırılmış olmakla birlikte) Emirgân’daki I. Abdülhamit Camii’nin ve Aksaray’daki Valide Camii’nin hattat Sami Efendi’ye; Cihangir Camii’nin Şefik Bey’e ve Mehmed Şevki Efendi’ye ait mürekkeple yazılmış yahut siyah zemin üzerine altın varakla işlenmiş zerendud levhaları yazıldıkları günkü halleriyle yerlerinde duruyorlar. İstanbul’daki, hatta belki de dünyadaki en büyük hilye-i şerifin de Silivrikapısı’nda, Fatih’in topçubaşısı Bâlâ Süleyman Ağa’nın hayır eseri olan camide hâlâ yerli yerinde olduğunu da yeri gelmişken söyleyelim.


Üsküdar’ın manevi mimarlarından biri de Çiçekçi’deki Nasuhi Dergahı’nın kurucusu olan Şeyh Mehmed Nasuhi Efendi’dir. İçi yakın senelere kadar ağzı birlik levhalar ve tekkeye ait diğer tarikat eşyaları ile dolu olan Mehmed Nasuhi Efendi’nin türbesinde vaktiyle yer alan levhalardan biri de Sıdkı Vicdani’nin 1907’de yazdığı bu “Yâ hazret-i pir Mehmed nasuhi el-Üsküdarî” levhası idi. Levhanın ortasında Nasuhi Dergahı’nın mensup olduğu tarikata ait sarık motifi işlenmiştir. Altta solda ise “Ey âşık hayretzede-i dil-hûn bulunmaz, her hâne-i viranede Allah bulunmaz, istersen eğer bâgâh-ı dilde kapıcı, ol bende-i dergâh-ı mualla-yı Nasuhi” beyiti yazılıdır.


Bektaşi tekkelerinin meydan odalarını süsleyen ve sıklıkla rastlanan levhalardan biri de “Yâ Alî”ler idi. Burada müsennâ yani aynalı yazı tekniği ile yazılmış 1882 tarihli bir “Yâ Alî” levhası görülüyor.


Resimleşmiş yazıya verilebilecek en güzel örneklerden biri de 18. yüzyıla tarihlenen ve müzehhip Ahmed Sururî’nin elinden çıkmış olan kuş formunda hazırlanmış bu levhadır. Aynı zamanda müzehhip de olan hattatların çoğu bu levhada görüldüğü gibi figürlerle yazıyı, mürekkeple altını bir araya getirerek eşsiz kompozisyonlar oluşturmuş, bu levhalar yüzyıllar boyunca Türk evlerinin sofalarını, divanhânelerini süslemişlerdi.

Türbeler de tıpkı cami ve mescitler gibi en meşhur Türk hattatların elinden çıkmış zarif levhalarla süslenir, çini ve mermer kuşak yazılarının yanında duvarlara asılmış bu levhalar da türbelerin iç mekânını süslerdi. Levha sayısı açısından en zengin türbelerden birkaçı Çemberlitaş’taki Sultan Mahmut, Üsküdar’daki Aziz Mahmut Hüdaî, Eyüpsultan’daki Halid bin Zeyd, Mihrişah Sultan ve Fatih Sultan Mehmet’in türbeleri idi. Bu türbelerdeki levhaların ekserisi yine Vakıfların deposuna kaldırılmıştır.

Tekkelere gelince, tarikatlara ait bu binaların iç mekânlarına asılan levhalar, camilere asılanlardan çok farklıydı. Tekkenin ibadet yapılan en büyük odasına, yani tarikat tabiri ile semâ edilen yere asılan levhalardan çoğunda o tekkenin bağlı olduğu tarikatın kurucusu olan kimsenin ismi yazılırdı. Mevlevî tarikatının kurucusu Mevlâna Celaleddîn Rûmî’nin, Kâdirî tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylanî’nin ve sonraki ulularından Eşrefoğlu Rûmî’nin, Nakşibendiliğin kurucusu Bahaeddin Şah Nakşibend’in, Halvetîliğin piri Şaban-ı Velî’nin isimlerini içeren gayet süslü, zarif ve okunaklı şekilde istif edilmiş levhaları o tarikata bağlı tekkenin semâhânesinin baş köşesini süslerdi. Bunlardan bazılarında yazı, tarikatı sembolize eden sikke yahut sarık resminin ortasına yerleştirilir, böylelikle estetik bir kompozisyon elde edilmiş olurdu.

Tekkelere tarikat ulularının yanı sıra dervişleri ve muhipleri, yani tarikata gönülden bağlanmış kimseleri edebe, terbiyeye, doğruluğa davet eden Arapça, Farsça yahut Türkçe levhalar da asılırdı. Bunlardan en bilindiği tekkelerin cümle kapılarının hemen üstüne asılan ve iri harflerle yazılmış “Edep yâ hû” levhaları idi. Bu tür levhaların yanı sıra tekkelerde Allah’tan ve peygamberden yardım dileyen “Aman mürüvvet”, “Bu da geçer yâ Hû”, “Yâ hazret-i fahr-i âlem”, “Yâ resulullah meded”, “Yâ mahbub’el âşıkîn”, “Allahû vahdehû” yani “Allah birdir” yazılı büyük boy levhalar da yer alırdı. Bu levhaların her biri gerek istif, yani kompozisyon; gerekse ölçüleri açısından görenleri hayran bırakacak derecede güzeldi. Bektaşi tekkelerinde sıklıkla rastlanan “Yâ hazret-i Ali” ve “Yâ Ali” levhalarını da unutmamak lazım. Bu levhalar, diğerlerinden farkı olarak sadece armudî, yuvarlak, beyzî şekilde istif edilmez, Ali ismi yazıda estetik bir şekle bürünür, ya son harfi zülfikârlaşır, yahut ilk harfi olan “ayın”ların içine birer göz oturtularak yazıya bir insan yüzünün ifadesi verilirdi. Bu tür levhaların ortasına gelen yerde yahut en tepesinde bir de 12 terkli bir Bektaşi sarığı ve teslim taşı resmedilirdi.

Tekke levhalarında son olarak değinilmesi gereken noktanın yazı içine geçmiş resim unsuru olduğunu söyleyelim. Tarikatlerle ve şeyh isimleri ile ilgili bu gibi levhalarda İslamiyetin sembollerinden olan içi kelime-i tevhid ile süslenmiş yeşil sancak, hilal ve konu edilen tarikatın sarığı; levhanın hazırlandığı döneme göre rokoko, rûmî yahut klasik şekilde işlenmiş çiçek, buket motiflerinin ortasında kalacak şekilde resmedilirdi. Bu figürlerin ve renklerin, tekke levhalara başka bir sıcaklık, başka bir hoşluk kattığı kesindir. Bu bahsi noktalamadan önce, Türkiye’deki en zengin tekke levhası koleksiyonunun -Divân Edebiyatı Müzesi’nden sonra, rahmetli Sevgi Gönül’ün şimdilerde Sadberk Hanım Müzesi’nde korunan koleksiyonu olduğunu da belirtelim.

Bir gerçeği burada hatırlatmak gerekirse, tıpkı Türk müziği gibi, hat da şahikasına İstanbul’da ulaşmış, Osmanlı’nın gerek en güçlü olduğu devirde, gerekse kültürel anlamda zarafetin, inceliğin ve zevkin doruklara ulaştığı son asırda en değerli hattatlar burada yetişmiş, en güzel yazılar yine bu şehirde yazılmıştır demek herhalde haddini aşan bir tespit olmayacaktır. Hal böyle olunca, zevk sahibi Osmanlı, İslamiyet ile resmin yerini yüzyıllar önce almış olan Arap harflerinin bir araya gelerek oluşturduğu estetik tabloları evlerinin en güzel köşelerine de asar olmuşlardı.

Eski sahilhânelerin, konakların ve köşklerin duvarları silme kalem işli, tavanları yüksek divanhâneleri, sofaları hep böyle güzel levhalarla süslenmiş, yüzyıllar içinde imbikten süzülerek oturmuş bir zevkin eseri olan bu nadide eserlerle zenginleşmişti. Kimi zaman konağın cümle kapısının üstünde yer bulan birkaç metrelik bir Kazasker besmelesinin karşısına-mesela hattat-ı şehîr Sami Efendi’nin elinden çıkma- bir kelime-i tevhid oturtulur, onların arasına da irili ufaklı kıtalar, boyu neredeyse birkaç metreye varan murakkalar yerleştirilirdi.

Peki, sûre ve ayetlerin yazılı olduğu bu gibi levhalardan başka neler asılırdı eski yalıların, evlerin duvarlarına? Eski Türk şehirlerini ve özellikle payitaht yani imparatorluğun başkenti İstanbul’u kısa aralıklarla harabeye çeviren en büyük tehditlerden biri de büyük yangınlar ve depremlerdi. Ateş, şehrin bir ucundan sökün etti mi, kilometrelerce ötedeki evler, konaklar tedbir olarak boşaltılır; ve önü alınamayan yangın büyük bir ateş topu halinde şehrin öbür ucuna kadar ulaşır, binlerce ev gecenin karanlığında göklere yükselen alevlerin kızıllığına teslim olur, kavrulur, küle dönerdi. Böylesi yangınlarda nice canların yanında yüzlerce sene içinde şekillenen Türk kültürünün somut eserleri olan porselenler, gülabdanlar, levhalar, çeşit çeşit kumaşlar ve halılar, gümüşler de yok olup gitmişti.


Kadirî tarikatının büyük isimlerinden ve pek çok şiiri ilahi olarak bestelenmiş olan Eşrefzâde Rumî’nin ismini taşıyan bir tekke levhası. Mahmud Celaleddin Efendi’nin elinden çıkmış olan levhada “Yâ hazret-i şeyh Eşrefoğlu Rûmî kuddise sırrehû” yazılıdır. 906

Ateş, salgın hastalık ve deprem gibi felaketlerin karşısında aciz kalan halk, bunun çaresini de Allah’a çeşitli yollarla yakaran ve yardım isteyen levhalar yazıp evlerine asmakta bulmuşlardı. Ahşap evlerin hemen hepsinin saçaklarının altına tutturulmuş olan irili ufaklı “Yâ Hafîz” yahut “Yâ Fettâh” levhalarının ve diğer yangın tabelalarının tamamı tahtadan yapılmış bu binaları kızgın alevlere karşı koruyacağına inanılırdı. 19. yüzyılın sonundan itibaren ahşap evlerin kaplamalarında bu levhalardan başka devrin tanınmış İngiliz ve Fransız sigorta şirketlerinin teneke plakaları da boy göstermeye başladı ise de, “Bu bina yangına karşı şirketimiz tarafından sigortalanmıştır” anlamına gelen bu tenekeler, yangınlarda meydana gelen zararı hiçbir zaman karşılayamadı.

Ahşap evlerin dışına ya da içine asılan ve içinde yaşayan aileleri veba gibi salgın hastalıklardan, maddi sıkıntıdan, işsizlikten, kem gözlerden ve nazardan koruduğuna inanılan diğer iki levha da Hazret-i Muhammed’in fiziki özelliklerinden bahseden hilye-i şerifler ve Arapça “Lî hamsete etfî behâ hârül vebâ el-hâtimete, el-Mustafâ ve’l Murtaza ve ebnâ himâ ve’l Fâtimete” beytinin yazıldığı tâun levhaları idi. En ünlü hattatların elinden çıkma bu levhalar, en güzel şekilde tezhiplenir, yani süslenir ve evlerin baş köşesine asılırdı.

Eski Türk evlerinde, yukarıda sıraladıklarımızdan başka, kelâm-ı kibar da denen güzel sözlerin, beyitlerin ve kıtaların yazıldığı levhalar da yer alırdı. Bu levhaların kimisi günlük hayata dair özlü sözler içerir, bazısında ise kişiyi güzel işler yapmaya, iyiliğe davet eden beyitler, şiirler yazılırdı. Olgunluğun, sarf edilen sözde gizli olduğunu anlatan “Kemalike taht-ı kelâmike” gibi Arapça levhaların yanı sıra son birkaç yüzyılda Türkçe beyitlerden yahut kıtalardan oluşan levhalar da yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu levhalarda dönemin şairlerinin divanlarından seçilmiş kıtalar, beyitler yazılı olurdu. Bu levhalarda “Kimsenin lutfuna olma tâlib, bedeli cevher-i hürriyettir”, “Benden bana olur her ne olursa, başım rahat eder dilim durursa”, “Mâsivadan el çekip mahluktan ümidi kes, virdin olsun hep nefes, Allah bes bâki heves!”, “Hiç kimsesiz kimse yoktur, her kimsenin var kimsesi, kimsesiz kaldım meded; ey kimsesizler kimsesi”, “Hak tecelli eyleyince her işi âsan eder, hâlk eder esbabını bir lahzada ihsân eder”, “Hûya düşdün ey dil meclis-i takvaya gelmezsin, gözün aç gâfil olma bir dahî dünyaya gelmezsin” gibi hem akılda kolay kalacak hem de levhaya gözü ilişen ev halkının veya misafirin kısa süre zarfında iyiye, güzele ve ahlaklı olmaya dair pek çok değeri hatırlamasını sağlardı. Bu levhaların da tıpkı daha evvel sıraladığımız tarzlar gibi gayet şık, estetik ve zarif şeyler olduğunu tekrar etmeye ise gerek yok…

Konaklar ve köşklerdeki misafir odalarının kıbleye bakan duvarlarında da, odada kalan konuğu hem namaz kılmaya teşvik eden, hem de başka birilerine sormaksızın kıblenin yönünü bulmasına yardımcı olan levhalar asılırdı. Bunlar namaz kılmak gerektiğini ve kıblenin, levhanın asıldığı duvarın tarafında olduğunu hem zarif, bir o kadar da esprili bir üslupla hatırlatırdı. “İnâd etme git namaza, rahmet olmaz bînamaza” ve “Ey misafir kıl namazın kıble bu cânibdedir, işte leğen işte ibrik işte peşkir iptedir” gibi beyitlerin yazılı olduğu bu levhaların üstüne müzehhip çoğu zaman bir mescit, bir havlu, leğen-ibrik ve bazen de Kâbe’nin resmini yapardı.

Evlerin duvarlarına, bazı hallerde de ilgili kimsenin yatağının başucuna asılan kimi levhalar da ebced hesabı ile hazırlanmış olan levhalardı. Yeni ev alanlara, taşınanlara da zarif, kıymetli ve iş görecek ev eşyaları hediye etmek âdet olduğu gibi, şayet evin sahibi makam sahibi bir zat ise, ve hele de edebiyat ile, tarih ile ilgiliyse güzel hazırlanmış bir levha hediye edilirdi. Bu levhalar, o haneyle ilgisi olan bir şair ya da edebiyat meraklısı tarafından hazırlanır, devrin meşhur bir hattatına götürülüp güzel ve okunaklı bir istifle yazdırılır, sonra da tezhipletilip uygun bir çerçeveye konduktan sonra hediye edilirdi. Bu levhaların -yazısı pek güzel olmamakla birlikte- bir örneği şair Tevfik Fikret’in Rumelihisarı’nda şimdi müze olarak kullanılan evi Aşiyan’daki yatak odasında ve başucunda asılıdır ve levhada şairin doğumuna düşülen tarih şiiri yazılıdır.

Yatak odalarına asılan bir başka esprili yazı ise altısı insan, yedincisi ise bir köpekten ibaret olan Yedi Uyurların isimlerinin yazılı olduğu levhalar idi. “Yemliha, Meslina, Bernûş, Tebernûş, Şâznûş, Kefeştatayyûş, Kıtmir” isimlerinin yazılı olduğu bu levhalar -ki hattat Mahmud Celaleddin Efendi tarafından yazılmış olan çok nefis bir örneği bugün Büyükdere’deki Sadberk Hanım Müzesi’nin ikinci katında yer almaktadır- özellikle uyumakta güçlük çeken çocukların karyolalarının başucuna asılırdı.

İstanbul, 19. yüzyıla gelindiğinde her ne kadar göçler, depremler ve özellikle yangınlarla birkaç defa neredeyse başta aşağıya yeniden yapılmakla birlikte mabetleri, tekkeleri ve evleriyle kültürel açıdan büyük bir birikime sahip hale gelmişti diyebiliriz. Ne var ki, 1890’lardan sonra sekiz-on sene arayla şehri vuran üç büyük deprem ve yaklaşık 15 bin ahşap evin ve pek çok cami, tekke ve mescidin yanmasına neden olan yangınlar bu birikimin büyük bir bölümünü yok etti. İstanbul’un işgali sırasında gerçekleşen yağmalar, ardından 1928 harf inkılabından hemen sonra eski harfli kitap ve levhaları evlerinde bulundurdukları için ceza göreceklerini zanneden bilgisiz kimselerin bu gibi eserleri yok pahasına elden çıkarmaları veya yok etmeleri bu zengin kültürel mirasın arda kalanının büyük bölümünün ya yok olmasına yahut da başka ellere geçmesine sebep oldu.

Bununla beraber, İstanbul’daki Türk-İslâm Eserleri, Türk Vakıf Hat Sanatları, Topkapı Sarayı gibi resmî ve Sadberk Hanım, Sabancı gibi özel müzeler ile şahıs koleksiyonlarında Türk hat sanatının en zarif ve göz alıcı örnekleri hâlâ sergileniyor. 1928’de yazının ve zaman içinde kültürün değişmesi, levhaların ve o levhalarda yazılı olan şiirlerin, beyitlerin günlük hayatın koşuşturmasına teslim olmuş insanların hayatından yavaş yavaş çıkmasına sebep oldu. Böylece eski Türk evinin olmazsa olmazı levhalar zamanla tasfiye oldu, bir kısmı yurtdışındaki müzayedelerde el değiştirmeye başladı, bir bölümü müzelerde meraklı gözlerin seyrettiği vitrinlerdeki yerlerini aldı.


Reis’ul hattatîn Hacı Ahmed Kamil Akdik’in elinden çıkma bu levhada “Aşk imiş her ne var ise âlemde, ilm bir kıyl ü kal imiş ancak” yazılıdır.


Evleri süsleyen kelam-ı kibar yazılı bu levhada “Kimsenin lütfuna olma tâlip, Bedeli cevher-i hürriyettir” yazılıdır. 1814 tarihli levha Türk hat tarihinde devrim yapmış hattatlardan sayılan Mustafa Rakım imzalıdır.


Eski Türk evlerini süsleyen en zarif ve aynı zamanda dekoratif eşyalardan biri de duvarlardaki birbirinden güzel levhalardı. Güzel sözlerin ve öğüt veren beyitlerin yer aldığı bu levhalardan biri: “Hak tecelli eyleyince her işi âsan eder, halk esbabını bir lahzada ihsan eder.”

Hat sanatı ise, ona gönül vermiş birkaç üstat sayesinde yaşamaya devam ediyor. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıdaki hattat arasında daha uzun ömürler dilediğimiz hezarfen Necmeddin Okyay’ın talebesi Profesör Ali Alparslan hat sanatının bugün hayatta olan en yetkin ismi olarak kabul ediliyor. Arap harfleri kaldırılalı neredeyse 80 sene olmasına rağmen Türk hattatlar bugün de, Arap harfleri ile yazan ülkeler arasında kaligrafi alanında birinciliği kimselere bırakmıyor, bu gidişle bırakacağa da benzemiyor…


(Antik Dekor Sayı 91, syf.82-89)

(c) 2001-2014 Antik A.S.