Contact Us

Use the form on the right to contact us.

You can edit the text in this area, and change where the contact form on the right submits to, by entering edit mode using the modes on the bottom right. 

           

123 Street Avenue, City Town, 99999

(123) 555-6789

email@address.com

 

You can set your address, phone number, email and site description in the settings tab.
Link to read me page with more information.

Evrensel Kültürün Renk Ozanı Mustafa Altıntaş

Resim serüveninde yağlı boya ya da akrilik gibi geleneksel tarzlar kendini anlatmaya yetmediği zaman, bu tekniklerle, video, sinema, ışık, ses gibi devinim ve yaşamı temsil eden yeni anlatım tekniklerini kattığı özgün yapıtlar üreten çok yönlü bir sanatçı olan Mustafa Altıntaş ile evrensel kültürün geleneği ve sanatçıların özgün dilleri üzerine söyleştik. 

Kendinizi farklı tekniklerle ifade edebilen çok yönlü bir sanatçısınız. Bu özelliğinizi nasıl geliştirdiniz? 

Ankara'da Gazi Eğitim Resim Bölümü'nden mezun olduktan sonra 1970'de, Fransız hükümetinden aldığım bursla Paris'te resim çalışmalarıma devam ettim. Paris aralıklarla yaklaşık olarak 27 yıl yaşadığım ve hiç kopamadığım, beni kültürel açıdan doyuran ve ufkumu genişleten bir şehir oldu. Bursumum büyük bölümünü kitaplara ve sinema biletlerine harcardım. Sinema çocukluğumda başlayan bir tutku oldu benim için. Türkiye'de bulunduğum bir sırada bir arkadaşımın ısrarıyla 1974'de TRT'de kameraman olarak görev yaptım. Sinema tekniğini öğrenmek beni heyecanlandırdı. Fikret Mualla ile ilgili bir belgesel çalışması sırasında Paris'e gidince film yönetmenliği konusunda daha fazla bilgi edinmek istedim ve Sorbone Üniversitesi'nde sinema yüksek lisansı yaptım.

Resimleriniz renk ve teknik olarak yenilikçi ama diğer taraftan geleneksel motifler ve kurgular kullanabiliyorsunuz bu senteze nasıl ulaştınız? 

Ingreserotikamani, tuval üzerine akrilik, 120x120, 1990 Paris, Sanatçı Koleksiyonu

Ingreserotikamani, tuval üzerine akrilik, 120x120, 1990 Paris, Sanatçı Koleksiyonu

Yeni şeyler denemek ve bunlara alışmak zordur. Benim dönemimde empresyonist akım baskındı. Fırça darbeleri, renkler ve temalar hep belirli bir kalıp içindeydi. Aldığım eğitimin etkisiyle Monet, Van Gogh gibi ressamlar ile iletişim anlamında çok özdeşleşmiştim. Bunlardan kopmak beni başta zorladı. Başka bir şey yapmaya kalktığımda gözüm kabul etmiyordu. Bunu aşmam gerektiğini düşündüm. Her ressam içinde yaşadığı dönemi ve o dönemin yapısını ve ruhunu tuvale aktarmak ister. Benim de anlatmak istediklerim vardı ve bunları kendi dilimle anlatmak istiyordum. Hayatı anlamak için çok çaba harcıyordum elime geçen her kaynağı okuyordum, aldığım bilgiler ışığında bugünü yorumluyor ve tuvale aktarmaya çalışıyordum, bu çabam bugün de devam ediyor. Tarih, psikoloji, felsefe, bilinçaltı, düş dünyası resimlerimde hepsi var.

Bir Fransız tarihçisinin, Osmanlı üzerine bir kitabını okumuştum. Bu kitapta Venedik ile İstanbul arasında radikal reformlar gerçekleştirmek üzere ticari ilişkilere dayalı, bir diplomasi ve güç birliği kurulduğu anlatılıyor. Amaç feodaliteyi ortadan kaldırıp bugünkü gibi bir Avrupa Birliği oluşturmak, Fatih Sultan Mehmet'i de cihan imparatoru olarak ilan etmek. Bu konuda Şeyhülislam'ın da rızası alınıyor ama bazı kesimlerin girişimleriyle bu tarihi değiştirecek atılım engelleniyor. Rönesans'ın etkisi böylece İstanbul surlarını aşamıyor. Yani Istanbul bir bilim ve sanat merkezi olacakken bağnaz düşünceler böyle bir çıkışı bastırıyor. 
Bu bilgilerden esinlenerek Rönesans'ı bugün içinde yeniden yorumlamak istedim. Rönesans içindeki bugünü ve bugünün içindeki Rönesans'ı araştırdım. Bakışlarda duruşlarda Rönesans'ı hissettirmek istedim. Kurgulamada Rönesans'a göndermeler yaptım. Bu yorumu tuvale aktardım ve bir dizi resim ürettim. 

Kabus, karton üzerine akrilik, 1986 Paris, TEM Sanat Galerisi Koleksiyonu

Kabus, karton üzerine akrilik, 1986 Paris, TEM Sanat Galerisi Koleksiyonu

Sizin Jean-Dominique Ingres'ın "Türk Hamamı" tablosu üzerine de bir çalışmanız var. 

Çok önemli bir ressam. Onun "Hamam" tablosu beni derinden etkiledi. Ingres'in dehasının ortaya çıktığı bir çalışma. İlk bakışta ustalıkla yapılmış oryantalist konulu bir çalışma görüyorsunuz ama yakından bakınca o dönemin kadınları ile ilgili ayrıntılı bir bilgi kaynağı olduğunu keşfediyorsunuz. Yani hamam aslında sadece bir fon. Farklı din, millet ve kültürlere mensup kadınların oluşturduğu, lezbiyen, geyşa geleneğinin izlerinin hissedildiği bir ortam, masum ve utangaç tavırların yanında kışkırtıcı ve meydan okuyucu edaları ile harem kadınları daha güzel anlatılamazdı bence. Hepsi tuval üzerinde kayıtlı. Zaten Ingres'a Matisse de hayran Picasso da. Ben Ingres'ın bu tablosunu kendi dilimle yeniden yorumladım ve üzerine kayıtlı bu bilgiye dikkat çekmek istedim. "Ingres ile buluşma" adı ile sergiledim.

Ressamların eserlerinin içindeki evrensel değer taşıyan kalıcı unsurları bulup günümüzde getirerek yeniden yorumluyorsunuz. Sanki evrensel kültürün geleneğini araştırıyorsunuz. Yüzyıllar içinde değişmeyeni bugün içinde arayıp kendi dilinizle tekrar tuvale aktarıyorsunuz öyle mi? 

Öyle denebilir. Kendi dilime gelince burada bir sanatçı olarak düş dünyamdan çok yararlanıyorum. Araştırmalarım sırasında edindiğim bilgilerin yanı sıra sezgilerim de bana yol gösteriyor.

Saraydan Kız Kaçırma-Mozart, 150x150, 1995 Paris, İvet Leventoğlu Koleksiyonu

Saraydan Kız Kaçırma-Mozart, 150x150, 1995 Paris, İvet Leventoğlu Koleksiyonu

Resimlerinizde Çintemani deseni bir imza gibi tekrarlanıyor mavi ve kırmızıyı da belirgin olarak kullanıyorsunuz. Bunlara sezgilerinizle mi karar veriyorsunuz? 

Çintemani motifini ben bir Rönesans simgesi olarak görüyorum. Anlam ve biçim yönünden son derece mükemmel bir form. Rönesans'ta da bu tür simgeler var. Dinsel üçlemeler var. Bunların bizdeki karşılığını aradım ve Çintemani motifine ulaştım. Çintemani'nin çeşitli şekilleri var. Ben Batı'lı tarihçilerin Buda'nın dudağı veya panter motifi olarak adlandırdığı bulut şeklinde olanını kullanıyorum. Bu şekil binlerce yıldır Hindistan'da kullanılıyor. Bir başkası Timur'un mühürü. Kapalı ve açık şekillerde kullanılmış. Bir de üç hilal olarak görülüyor. Türkler daha çok bu türü kullanmış. Osmanlı saray dokumalarında ve padişah kaftanlarında ise her üç desen bir arada. 
Ben çeşitli kültürlerin ruhunu taşıyan bu mistik motifi tuvalime taşırken yeniden yorumladım ve etrafına neon etkisi veren bir hare ekledim. Bir anda uzay çağını anımsatan bir şekil oluştu. 
Kırmızı ve maviye gelince iki iddialı renk, üstelik tezatlar. Soğuk ve sıcak gibi. Ying ve Yang. Tuval üzerinde bunları dengelemek zor ama benim hoşuna gidiyor. Son dönemde başka renkler de kullanıyorum mesela mor ve sarı yaldız gibi.

Geleceğe yönelik olarak ne gibi projeleriniz var ? 

Soyağacı II, tuval üzerine akrilik yağlıboya , 138x98, 1988 Paris

Soyağacı II, tuval üzerine akrilik yağlıboya , 138x98, 1988 Paris

2003 yılı içerisinde Ankara'da bir retrospektif sergisi düzenleyeceğim. Nisan ayında bir fantezi film projesi gerçekleştirmek istiyorum. Bu filmde bir ressamın resim yapma süreci anlatılacak. 2004 sonuna kadar tamamlanacak başka bir proje de İtalya'da Pietrasonta/Botero Kilisesi ile ortak bir çalışma. Çeşitli ülkelerin sanatçıları tarafından yaratılan heykeller toplu halde sergilenecek ben de Türkiye adına bir heykel çalışması ile katılacağım.

Bundan sonrası için bir sanatçı gözüyle Türkiye'ye baktığınızda nasıl bir yorum getiriyorsunuz? 

Ben bir şey anladım. Dahi de olsanız Türkiye'de gidebileceğiniz yol sınırlı. Oysa Batı çok farklı. Bir ülkede sanatçıların arkasında onları destekleyen güçlü bir burjuvazi veya bu konuda devlet tarafından oluşturulan ciddi politikalar yoksa sanatın sağlıklı bir şekilde gelişmesi çok zor. Maalesef Türkiye'de her ikisinin de eksikliği sanatçıları olumsuz yönde etkiliyor. 

Koleksiyoncuların gelişmesi ve bilinçlenmesi önemli bir fark yaratır mı sizce? 

Batıda böyle başlamış, devlet antikiteden itibaren örgütlenirken burjuvazi de kendi yaşama alanını ve kültürünü yaratmış. Kilise ve sarayların resim ve heykeller ile süslenmesi sanat ortamını hareketlendirmiş. O zaman ulaşım da sorunlu olduğu için kiliseler ve saraylar yapılırken her bölge kendi sanatçılarını yaratmış. Gerçi sipariş resimler sanatçıların özgürlüklerini de kısıtlamış ama büyük ustalar yine de kendilerini gösterecek yollar bulmuş. 

Türkiye'de böyle bir ortam yok mu diyorsunuz ? 

Örnek vereyim, aşağı yukarı yirmi yıldır Osmanlı dönemi eserleri dünyanın önemli sanat merkezlerinde sergilendi. Oysa çağdaş sanatımızı tanıtan hiçbir etkinlik yapılmadı. Paris'te "Kanuni Sultan Süleyman Sergisi" düzenlendiği tarihte Büyükelçilik görevini yürüten Sayın İlter Türkmen bu sergiyle birlikte bir "Çağdaş Türk Sanatçıları Sergisi" yapmak istedi. Ama ne yazık ki son anda akla gelen bu isabetli fikir zaman yetersizliğinden gerçekleşemedi. 

İsimsiz, karton üzerine akrilik, 74x100, 1989 Paris, Sanatçı Koleksiyonu

İsimsiz, karton üzerine akrilik, 74x100, 1989 Paris, Sanatçı Koleksiyonu

Oysa hala yapılabilir. 20. yüzyılda bugün uluslararası üne sahip pek çok sanatçı yetişti Türkiye'den Ziraat Bankası, Osmanlı Bankası koleksiyonları, devletin kendi koleksiyonları, özel koleksiyonlar pek çok kaynak var. Bunlar toplansa, düzenlense ve bir çalışma çerçevesinde uluslararası sanat merkezlerinde sergilense ne güzel olur. Eminim hepimizi şaşırtacak bir zenginlik ve gurur tablosu oluşur.

Belki de biz 20. yy ile yüzleşmek istemiyoruz. Geçmiş değerlerimizi tercih ediyoruz. 

Geçmişimize de yeterli derecede sahip çıkmıyoruz ki. Halbuki o kadar çok fırsat var elimizde. Muhteşem bir hazine barındıran Topkapı Sarayı'na sahibiz. Ne kadarını sergiliyoruz? Kaç kişi geziyor? 
Louvre Müzesine bakıyorsunuz. Neredeyse her dünya vatandaşının ziyaret ettiği bir sanat tapınağı ama hala insanların ilgisini çekecek projelerle kendilerini yenilemek çabasındalar. Sürekli etkinlikler var. Bir gelen bir daha gitme ihtiyacı duyuyor. Topkapı Sarayı'nda Çintemani üzerine pek çok yapıt, bilgi, kitaplar var. Niye öğrencilerin önlerine serilmiyor. Konulara veya dönemlere göre geçici sergilerle hazinenin zenginlikleri gün ışığına çıkarılmıyor? Genç insanlar bunları görsün özgüvenleri gelişsin, genç sanatçılar tarihlerini araştırabilsin. Tutucu zihniyetler ile ilerleme sağlanamaz. 
Sonra İstanbul Bienali yapılıyor ama belleği yok. Sanatçılar takdim ediliyor sonra ses yok. O sanatçılar nasıl devam ediyor neler yapıyor? Süreklilik yok.
1980'li yıllarda dünyada büyük bir değişim oldu. Post-modernizmi sanki çok büyük bir felsefi ve edebi akımmış gibi tartıştık. Oysa, post-modernizm bir tarihsel süreçtir, o kadar. Bazı toplumlar için bir itici güç olmuştur ama arkasından büyük savaşlar ve krizler gelmiştir. Bunlar hassas şeyler. Toplumların ve yaşadıkları dönemlerin iç dinamiklerinin nerelere varabileceğinin göstergesi.

1980'li yıllardan sonra tüm dünyada her şey değişti, politika, iş adamı tipi, eğiti. Yeni filozoflar türedi. Bunlar tamamen sistemin çizgisinde düşünen insanlar olarak ortaya çıktı. 
Post modern akım benim için üretim artıklarının değerlendirildiği bir süreçtir. 1930'ların otellerine baktığımızda soylu bir yaşam tarzına duyulan özlemin yansımalarını görürüz. Mesela Astoria ve Ritz otelleri sarayları çağrıştıran özgün ve seçkin bir hava taşır. Oysa şimdiki otellere baktığınızda yere koydukları halılar, duvarlarına astıkları resimler, koltuklarından oda spreylerine kadar her şey ucuz ve soysuz. Çünkü post modern tarz şunu gösterdi, imaj yaratılsın, hızla eskisin ve atılsın ki yerine yenisi gelsin. 
Ben seçkinci değilim ama değerlerin bir yerlere oturması için seçkinci bir dünya görüşünün olmasından yanayım. Bir sanatçı olarak marjinal gibi de olsa ürettiğim yapıtın benden çıktığı andan sonra nereye ve kime ait olacağını bilmek istiyorum. Diğer yandan beni tanımayan insanların resimlerimi görmesini de istiyorum ama bir sergi ortamı ve disiplini içinde olsun istiyorum.