Contact Us

Use the form on the right to contact us.

You can edit the text in this area, and change where the contact form on the right submits to, by entering edit mode using the modes on the bottom right. 

           

123 Street Avenue, City Town, 99999

(123) 555-6789

email@address.com

 

You can set your address, phone number, email and site description in the settings tab.
Link to read me page with more information.

Düşlerin Kokusu

Gülabdanlar yere isar-ı ıtriyat ederledken
Buhurdanlara semaya neşrederdi anber-i sara
Gülabdanlar yere güzel kokular döküp saçarken
Buhurdanlar havaya saf amber kokuları yayardı.

Buhurdanları ve gülabdanları Yük. Müh. Araştırmacı Şinasi Acar inceliyor.

Bakırdan dövme tekniğiyle yapılmış, tablası üzerinde üç tane kıvrımlı ayağın taşıdığı buhurdan, 19. Yüzyıl ürünüdür. Tabla ve gövde üzeri kalemişi çiçek ve yaprak desenleriyle süslenmiş, tepeliği kozalak formunda yapılmıştır.

Bakırdan dövme tekniğiyle yapılmış, tablası üzerinde üç tane kıvrımlı ayağın taşıdığı buhurdan, 19. Yüzyıl ürünüdür. Tabla ve gövde üzeri kalemişi çiçek ve yaprak desenleriyle süslenmiş, tepeliği kozalak formunda yapılmıştır.

Arapça “bahur” sözcüğünden gelen buhur, yakıldığı zaman güzel koku veya kokulu duman çıkarıcı bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen isimdir; Türkçesi “tütsü”dür. Buhurdan, içinde tütsü yakılan ve genellikle madenden ya da pişmiş yapraktan özel kaba denir; Türkçesi “tütsülük”tür. Buhurdan Eski Mısır’da Ortadoğu’nun bütün eski kültürlerinde, Uzakdoğu’da, Hıristiyanlıkta ve İslam ülkelerinde kullanılmıştır. Ancak buhurdanın tarihi, buhur yakma geleneği kadar eski değildir. Buhurun, yakılan kurbanların manevi temizliği için onlarla birlikte ateşe atılması biçiminde başlayan ilk kullanım tarzı, önceleri özel bir kap yapılmasını gerektirmemiştir. 

Tür buhurdanı kabul edilebilecek ilk örnekler hayvan biçiminde olup 8. yüzyıl Horasan atölyeleri ürünüdür. Bu durum, Türklerin buhurdan geleneğini Çinlilerden aldıklarının kanıtı olarak gösterilir. En güzel örneklerine 11 ve 12. yüzyıllarda Büyük Selçuklu döneminde rastlanan hayvan biçimli buhurdanlar, çoklukla tunç ve pirinçten(1) yapılmış, içi boş, ayakta duran yırtıcı hayvan ve kuş heykelleri şeklindedir. Genellikle göğüsleri hizasında menteşeli bir kapak özellikle ağız ve burunlarında ve vücutlarının çeşitli yerlerinde, bir süsleme düzeni içinde açılmış delikler bulunur. Bu dönemde üç ayağın taşıdığı silindir gövdeli, kubbe kapaklı, kabartma, kalemişi veya ajur (delikişi) tekniğiyle süslenmiş buhurdanlar da kullanılmıştır.

Osmanlı buhurdanları daha çok bir tabla üstüne oturtulmuş tek ayaklı kadeh biçiminde yapılmıştır. Üzerlerinde, gövdeye menteşeyle bağlı ve üstüne duman çıkması için delikler ve çeşitli desenler oyulu kapaklar bulunur. Kapaklar yarım küre, yarım yumurta veya sivri miğfer biçimindedir. Kapağın üstünde süslü bir “kulp” (tutamak) yer alır. Kimi kapakların üstüne, gerektiğinde kapağı sıcakken de kaldırabilmek için küçük ve bezemeli alemler konmuştur. Kandil gibi asılan buhurdan türleri de vardır.

TOMBAK GÜLABDAN Dövme tekniğiyle yapılmış pedestal kaideli, armudi formlu gülabdanın üzeri kalemişi çiçek ve yaprak desenleriyle süslenmiştir. 19.yüzyıl ürünüdür ve yüksekliği 18 cm’dir.

TOMBAK GÜLABDAN
Dövme tekniğiyle yapılmış pedestal kaideli, armudi formlu gülabdanın üzeri kalemişi çiçek ve yaprak desenleriyle süslenmiştir. 19.yüzyıl ürünüdür ve yüksekliği 18 cm’dir.

Osmanlı buhurdanları pirinç, bakır, gümüş ve altından yapılmıştır. Gümüş buhurdanlar savat ve mıhlama gibi tekniklerle işlendiği gibi, bakır ve pirinç buhurdanların tombaklanmış (cıvayla yaldızlanmış) türleri, dahası değerli taşlarla süslenmişleri de vardır. Tombak buhurdanlar genellikle İstanbul ürünüdür. Eski Şam ve Yemen buhurdanları daha çok gümüş savatlarla işlenmiştir. Araplarınki kandil biçiminde olur ve zincirle asılırdı. Çin ve Saksonya kökenli çini buhurdanlar da kullanılmıştır. 

Gülabdan, gülsuyu kabı anlamında, içine gülsuyu konulan ve üst kısmındaki ince ağızdan gülsuyu serpmekte kullanılan özel bir kaptır. Genellikle pedestal kaide üzerinde yükselen gövdesi soğan formunda ve boynu dar uzun olur; bu boynun ucundaki delikli emzik, gülsuyunun istenen ölçüde dökülmesini sağlar. Gümüş, altın, tombak, çini ve camdan yapılmış örnekleri görülmüştür; boyları 20-25 cm dolayındadır. Gülabdanların akıtma ağzı, çoklukla boynun ucuna vidalanarak bağlanır. Gülabdanlar, mevlit törenlerinde günümüzde de kullanılmaktadır. 

İnbikten geçirme usulüyle yapılan gülyağı üretiminin başlangıç safhasında, taze gül yapraklarının kokusunu suya geçirerek hazırlanan gül kokulu suya gülsuyu (gülab) denir. Gülsuyu, kolonya gibi kullanımı dışında, su muhallebisi, güllaç ve aşure gibi tatlıların üzerine dökülerek onlara özel bir tat ve koku kazandırmakta ve göz ilacı olarak kimi losyon ve merhemlerin hazırlanmasında da kullanılmaktadır. 

Güzel koku kullanımı binlerce yıl öncesine dayanan çok eski bir gelenektir. Çeşitli dönemlerde ortaya çıkan küçük ve değerli koku kapları değişik biçimlerde yapılmış olup koku şişelerinin genellikle ince uzun boyunlu ve dar ağızlı olduğu görülmektedir. Kokular kimi zaman dinsel, kimileyin de cezbedici bir özellik taşımaktadır.

Buhurdanlar, birlikte kullanıldığı için, eskilerde mutlaka yanında bir de gülabdanla birlikte “takım olarak” satılırdı. Bu nedenle gülabdanlar, buhurdanlarla eş malzeme ve işçilikle yapılmış ve üzerleri aynı tarzda çeşitli desenlerle süslenmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılmış cam gülabdanların ağzı, geçme gümüş ya da yivli cam emzikli olur. Renksiz cam gülabdanların üzeri, kesme ve yaldızla hareketlendirilmiş; renkli ve opal cam gülabdanlar mine ve yaldızla bezenmiştir. Renkliler genelde kırmızı ve kobalt mavisi, opaller süt beyazı, türkuvaz, yeşil ve morumsu mavi camlardan yapılmıştır. Süslemelerde en çok gül, meyve, madalyon, çelenk ve ay-yıldız motifleri ile geometrik şekiller kullanıldığı görülmektedir.

TOMBAK BUHURDAN Tabla çapı 19.5 cm ve yüksekliği 15 cm olan tombak buhurdan 19.yüzyıl ürünüdür. Küçük bir tepsiyi andıran tabla zemini iri kıvrımlı dallara bağlı rozet ve hatayilerden oluşan kalemişi bir çelenkle bezelidir. Desenlerin içleri, kumlanarak çökertilmiştir. Tablanın ağız kenarına yakın kısmı, baskı tekniğinde yapılmış bir boncuk dizisiyle çevrilidir. Dışa dönük kenarlı tablanın merkezindeki bir bombeden yükselen gövde, dövülerek şekillendirilmiştir. Ateşlik kısmı bezemesiz olup ağız kenarına doğru daralmaktadır. Ateşliğe menteşeli ve ona geçme kapak, boğumlu bir kubbe şeklindedir. Düz olan ağız kenarının üstündeki boğum, rozet ve yaprak bağlantılarından oluşturulmuş bir çelenkle bezelidir. Yaprak ve rozet araları oyulmuştur. Tepe boğumunda birbiri içine geçen, araları oyulmuş, girift kıvrık dallar, yaprak ve çiçekler bulunmaktadır. Ve tepesinde papatya biçiminde bir tutamak yer almaktadır.

TOMBAK BUHURDAN
Tabla çapı 19.5 cm ve yüksekliği 15 cm olan tombak buhurdan 19.yüzyıl ürünüdür. Küçük bir tepsiyi andıran tabla zemini iri kıvrımlı dallara bağlı rozet ve hatayilerden oluşan kalemişi bir çelenkle bezelidir. Desenlerin içleri, kumlanarak çökertilmiştir. Tablanın ağız kenarına yakın kısmı, baskı tekniğinde yapılmış bir boncuk dizisiyle çevrilidir. Dışa dönük kenarlı tablanın merkezindeki bir bombeden yükselen gövde, dövülerek şekillendirilmiştir. Ateşlik kısmı bezemesiz olup ağız kenarına doğru daralmaktadır. Ateşliğe menteşeli ve ona geçme kapak, boğumlu bir kubbe şeklindedir. Düz olan ağız kenarının üstündeki boğum, rozet ve yaprak bağlantılarından oluşturulmuş bir çelenkle bezelidir. Yaprak ve rozet araları oyulmuştur. Tepe boğumunda birbiri içine geçen, araları oyulmuş, girift kıvrık dallar, yaprak ve çiçekler bulunmaktadır. Ve tepesinde papatya biçiminde bir tutamak yer almaktadır.

İSLAMİYETTE BUHUR 

İslamiyet’te ibadetlerle ilgili bir tütsü yakma geleneği yoktur. Ancak güzel kokuyu çok seven Hz. Muhammed’in ibadet amacıyla değil, ama kalabalık bir mekan olan mescitlerde, fena kokuları gidermek için tütsü yakılmasını istediği bilinmektedir. 10. yüzyılda yaşamış İranlı coğrafyacı İbni Rüste, o dönemde tütsünün daha çok saray ve konaklarda halife ve beyler tarafından kullanıldığını, kimi zaman da (herhalde cuma ve bayram namazlarında ya da ramazanda teravih namazında) cami ve mescitlerde yakıldığını söylemektedir. Sonraları da iyi kokunun ruh üzerindeki mistik etkisi düşünülerek cami, türbe ve tekkelerde tütsü yakılmıştır. Tütsü adeti bütün dinlerde ve uluslarda görülmektedir. 

Başlıca tütsü maddeleri sarısandal, ödağacı, balbağı (aselbent), buhurumeryem (tavşankulağı), sandalağacı, ladin, günlük, şeker kamışı, üzerlik, tarçın, reçine, balzam, kurutulmuş limon kabuğu, çöven tohumu, susam kökü, kırmız gibi kimi böcek türleri ve kokulu toprak’tır. Bunlar çubuk, talaş, toz ve kabuk şeklinde yakılabildikleri gibi kimileri belirli oranlarda bir araya getirilerek özel bir karışım halinde de kullanılmaktadır.

 

 

BUHURDANLARIN BİÇİMLERİ

Osmanlı buhurdanları kabaca (içinde kömür yerine tütsü yakılan) çok küçültülmüş bir mangala benzetilebilir. Hepsi, aşağıdan yukarıya üç bölümden oluşur: Tabla, gövde (ateşlik), kubbe. Ateşlikte yanan tütsü, kapağın deliklerinden kapalı mekana yayılır. Gövde içindeki, aynı formda yapılmış çıkarılabilen (seyyar) ateşlik, temizleme kolaylığı sağlar. Gövde tablaya ya ortadan tek bir ayakla ya da çoklukla üç tane kıvrımlı zarif ayakla bağlanır. Bunlara “ayaklı buhurdan”da denir. Buhurdanların genellikle ayaklı yapılmalarının nedeni, ateşin verdiği kızgınlığın konulduğu yere geçmesini, kapaklı olmalarının sebebi ise içine kokuyu bozacak yabancı maddelerin düşmesini önlemek içindir. Kubbe üstünde yer alan ve kapağı açıp kapamakta kullanılan tutamak, kozalak, papatya, topuz, Mevlevi sikkesi biçiminde yapılır ve kapağa vidalanarak veya perçinlenerek bağlanır.

LEVNİ MİNYATÜRLERİNDE BUHURDAN&GÜLABDAN TAŞIYANLAR Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) dört şehzadesinin 1720 yılında yapılan sünnet düğününü anlatan “Surname-i Vehbi” adlı elyazması eserdeki Levni (Öl.1732) minyatürlerinde, esnaf alayında bulunan kimi kişilerin ellerinde taşıdıkları buhurdan ve gülabdanlar, görüldüğü gibi bir tepsi içinde “takım olarak” yer almaktadır. 

LEVNİ MİNYATÜRLERİNDE BUHURDAN&GÜLABDAN TAŞIYANLAR
Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) dört şehzadesinin 1720 yılında yapılan sünnet düğününü anlatan “Surname-i Vehbi” adlı elyazması eserdeki Levni (Öl.1732) minyatürlerinde, esnaf alayında bulunan kimi kişilerin ellerinde taşıdıkları buhurdan ve gülabdanlar, görüldüğü gibi bir tepsi içinde “takım olarak” yer almaktadır. 

“Asma buhurdan” denen ikinci tip buhurdanlar, üç yanına tespit edilen (40-50 santim uzunluğundaki) zincirlerle cemaat arasında elde taşınmakta, ayrıca kapağının tepesine bağlı ortadaki bir zincir de yukarı doğru çekilmek suretiyle buhurdan sallanırken ateşin rüzgar alması ve dumanın daha fazla çıkması sağlanmaktadır. Bu tip buhurdanlar, daha çok kiliselerde kullanıldığı için “kilise buhurdanı” olarak da adlandırılmaktadır. 

Buhurdanlarda meyve formları çok kullanılmış olup çam kozalağı, meşe palamudu, armut ve haşhaş kapsülü biçimlerine daha sık rastlanır. Büyük bir kısmı gümüşten yapılmışlardır. Dövüle dövüle levha haline getirilen gümüş, tasarlanan ana formu elde etmek için çeşitli çekiç ve örslerle biçimlendirilir. Daha sonra istenen süsleme tekniğine göre üstüne kabartma, kalemişi ya da delikişi bezemeler yapılır. Orta halli aileler için pirinç ve kalemişi ya da delikişi buhurdanlar da vardır. 

Buhurdanların bakır ve bronzdan küçük şamdan tarzında yapılmış olanlarına “micmer” (ateşlik) denir. Eskilerde içine, anber tozundan yoğrularak mum şekline getirilmiş özel çubuklar dikilir ve kutsal gecelerde yakılırdı. 

SOSYAL YAŞAMDAKİ YERLERİ 

Ev, konak ve tekkelerde Kuran ve Mevlid okunurken, sakal-ı şerif ziyaretlerinde, hafızlık icazeti (diploması) ve ketebe alma (2) törenlerinde ve ramazanda iftar edilecek odada, ezana çeyrek saat kala buhur yakılması adetti. 

Misk, kitre, pelesenk ve ödağacı yağı, gülyağı ve kömür tozuyla yapılan tütsülerin saf anber kabuğu, anber, ardıç tohumu, günlük, sandaltozu gibi türleri olduğu bilinmektedir. Tütsüler, içine ateş konan buhurdanlarda yakılırdı. 

Gelin edilen hali vakti yerinde zengin aile kızlarının cihaz (çeyiz) takımı arasında büyük boy iki “gümüş buhurdan”; üstüne buhurdanları koymak için yeşil kadife kaplı, gümüş kabara mıhlı iki “buhurdan iskemlesi” ve buhurdan iskemlelerinin üstünü örtmek için, atlas ve canfes üzerine sırma ve pul işlemeli dört “yuvarlak örtü” mutlaka bulunurdu. 

GÜLABDAN&BUHURDAN TAKIMI Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemi ürünü takımda her iki parçanın gövdeleri de kaidelerine vidalanarak oturuyorlar. Buhurdan kapağı ajur işçilikli ve oturtma kozalak tutamaklı, gülabdan emziği vidalı bağlantılıdır. Kumlama tekniği uygulanmış zemin, badem kabaralı motifler ve yatay bantlarla süslenmiştir. Gülabdanın yüksekliği 19 cm, buhurdanın yüksekliği 18 cm’dir. 

GÜLABDAN&BUHURDAN TAKIMI
Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemi ürünü takımda her iki parçanın gövdeleri de kaidelerine vidalanarak oturuyorlar. Buhurdan kapağı ajur işçilikli ve oturtma kozalak tutamaklı, gülabdan emziği vidalı bağlantılıdır. Kumlama tekniği uygulanmış zemin, badem kabaralı motifler ve yatay bantlarla süslenmiştir. Gülabdanın yüksekliği 19 cm, buhurdanın yüksekliği 18 cm’dir. 

Çocukların hafızlık töreni iki aşamalı yapılırdı. Hocası çocuğun Kuran’ın tamamını ezberlediğini babasına müjdelediğinde, öncelikle aralarında kararlaştırdıkları gün ve gecesi verilecek ziyafetin hazırlığına girişilir. Hocanın davet ettiği on kadar ünlü “kurra efendileri”yle (iyi Kuran okumasıyla ünlenmiş hoca efendilerle) yenilen sabah yemeği sonrası geçilen ayrı bir odada, çocuk hocasına karşı besmeleyle ezberden Fatiha Suresi’ni okumaya başlar. Odanın yemek molaları dışında ertesi gün “hatim” gerçekleşene kadar (ezberden Kuran’ın tamamı okununcaya dek) sürdürülür. 

İkinci aşama, resmen ve herkesin önünde yapılacak olan “hıfz cemiyeti”dir. Çocuğun babası kararlaştırılan günde tanıdıklarını ve hoca efendileri, yer ve gün bildirerek resmen davet eder. Öğle yemeği ve namaz sonrası, kararlaştırılan camide ortaya daire biçiminde, etrafı bol sırma saçaklı kırmızı “ihram”lara serilir. Mihrabın önüne gelen yere, sırma işlemeli büyük bir seccade yayılır; önüne sedefle işlenmiş bir rahle ve ipek kumaş kaplı yüksekçe bir minder konur. Ortaya yayılan ihramların her iki yanına, üstleri sırmalı örtülerle örtülmüş küçük iskemleler üzerinde büyük gümüş buhurdanlar ve gülabdanlar hazırlanır. Çocuğun hocası rahlenin önüne, kendisine ayrılmış minderin üstüne oturur. Teşrifat usulüne göre herkes yerini alır. Buhurdanlarda anber ve ödağacı yakılır; bittikçe tütsüler yenilenir. Tören sonrası çocuğun annesinin, kadın konukların en saygınlarına küçük “sakangur”lar (3) içinde, törende yakılan tütsüden bir miktar armağan etmesi adettir. Bu armağan, “sizin çocuklarınız da böyle törenlere nail olsun” dileğini ifade eder. 

15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki çeşitli arşiv belgelerinde, Saray'da kullanılan mutfak eşyaları arasında buhurdan ve gülabdanlar da yer almaktadır. Bu kullanım, yenilen yemeğin gülsuyu ve güzel kokuyla bitirilmesi geleneğinden kaynaklanmaktadır. Topkapı Sarayı’ndaki zengin Çin porselenleri koleksiyonu arasında buhurdan ve gülabdanlar da yer almakta; kayıtlarda bu tür parçalar “fağfüri” ya da “mertebani” (seladon) olarak geçmektedir. Ayrıca, bakır üzerine civa ve altın yaldızla yapılan tombak buhurdan ve gülabdanlar da, altın gibi görünümleriyle Saray’da bol miktarda kullanılmıştır. 

TOMBAK BUHURDAN Çapı 19 cm olan, içe dönük kenarlı tabladan yükselen ortadaki ayağa oturan, ince kıvrımlı üç ayağa sahip buhurdan 17.yüzyıl ürünüdür. Tepeye doğru sivrileşen kapağı dilim kıvrımlı ve araları çok ince ajur işçiliğiyle yapılmış çiçek ve yaprak motifli olup yüksekliği 23 cm’dir.

TOMBAK BUHURDAN
Çapı 19 cm olan, içe dönük kenarlı tabladan yükselen ortadaki ayağa oturan, ince kıvrımlı üç ayağa sahip buhurdan 17.yüzyıl ürünüdür. Tepeye doğru sivrileşen kapağı dilim kıvrımlı ve araları çok ince ajur işçiliğiyle yapılmış çiçek ve yaprak motifli olup yüksekliği 23 cm’dir.


Kaynaklara göre Topkapı Sarayı’nda günde iki kez biri kuşluk vakti (sabahla öğle arası) öteki hava kararmadan önce akşamleyin yenilen yemeklerin ardından, bir seremoni halinde tütsü yakılması, gülsuyu ve kahve verilmesi adettir. Gülsuyu ve tütsü, özellikle yemek sonrası kullanılan en önemli kokulardı. Bu amaçla hazırlanmış porselen, tombak, gümüş, cam buhurdan ve gülabdanlar, Saray koleksiyonunda çok sayıda bulunmaktadır. Osmanlı saraylarında görülen buhurdan ve gülabdanların, Saray erkanı ve yakınlarının zengin konaklarında da kullanıldığı anlaşılmaktadır. 

Günümüzde buhurdan ve gülabdanların işlevini koku çubukları, kolonya ve spreylerin üstlendiği söylenebilir.

KULLANILAN BEZEME TEKNİKLERİ 

DELİKİŞİ (Ajur): Madeni parçalar üzerine kesici ve delici araçlarla delikli desenlerin yapılması tekniğidir. Yüzey üzerine çizilen desenin ya zemin kısımları kesilerek çıkarılır ya da (zemin bırakılır) desenler çıkarılır. Kesme işlemi sonunda, kesilen kenarlar eğelenip zımparalanarak temizlenir. Delikişi tek başına kullanıldığı gibi, öteki süsleme teknikleriyle birlikte de kullanılmıştır. 

KALEMİŞİ: Tekstil ürünlerinde beyaz bez üstüne ve iç mimaride yapıların duvar, tavan ve kubbeleri üzerine boya ve fırçayla yapılan nakışlar, “kalemişi” olarak adlandırılır. Kalemişi, aynı zamanda altın, gümüş, pirinç, bakır vb. Madeni eşya yüzeyine “çelik kalem”le desen ve şekiller oyularak (ince kanallar açılarak) yapılan süsleme sanatının adıdır. “Kalemkarlık” denen bu sanat en çok gümüş üzerine uygulanmıştır. “Kalemkar” (kalemişi ustası) parçanın biçimine uygun deseni, kağıt üstünde oluşturduktan sonra, sabit kalemle parçanın üzerine çizer ve çizdiği desenin özelliğine göre değişik kalemler kullanarak işi tamamlar. Usta ne denli iyi bir bileğe sahip olursa, sonuç o denli güzel olur. Kalemkarlık sürekli çalışmayı gerektiren bir meslektir, ara vermeye gelmez. Bu sanatı iyi öğrenen ustalar, savat tekniğini öğrenince savat ustası, güzel yazı öğrenince mühürcü (hakkak) olurlar. Kalemişi tek başına kullanıldığı gibi, öteki süsleme teknikleriyle birlikte de kullanılmıştır.

ÇİNİ BUHURDAN Osmanlı pazarı için özel olarak üretilmiş, yuvarlak kaide üzerinde armudi gövdeli ve 26 cm yüksekliğindeki porselen gülabdanın boyun kısmi gümüş geçmelidir. Beyaz zemin üstüne sıraltı turuncu, sarı ve sırüstü kahverengi çiçekler işlenmiş olup 19. Yüzyıl ürünüdür.

ÇİNİ BUHURDAN
Osmanlı pazarı için özel olarak üretilmiş, yuvarlak kaide üzerinde armudi gövdeli ve 26 cm yüksekliğindeki porselen gülabdanın boyun kısmi gümüş geçmelidir. Beyaz zemin üstüne sıraltı turuncu, sarı ve sırüstü kahverengi çiçekler işlenmiş olup 19. Yüzyıl ürünüdür.

SAVAT: Savat sözcüğü, Arapça “sevad” (kara, karanlık, karartmak) sözcüğünden gelir ve gümüş üzerine yapılan siyah desen ve nakışların adı olmuştur. Batı’nın gravür tekniğine benzetilebilirse de, her türlü geometrik biçim üzerine uygulanmasıyla ondan ayrılır. Savat, yalnızca bitmiş formlar üzerine uygulanan bir tekniktir; bu nedenle daha çok “mine”ye benzetilebilir ve bir tür “siyah mine” olduğu söylenebilir. 

Savat işlemi iki aşamada yapılır: Önce kalemkarlık, sonra savat alaşımının hazırlanması ve uygulanması. Savat ustası önüne gelen parça üzerine yapmayı tasarladığı desen, yazı, tasvir ve şekilleri ya kağıt üstüne ya da doğrudan parçanın üzerine çizer. Çizgiler üzerine, ucu v şeklinde olan keskin çelik kalemle ince kanallar (yollar) açılır. Van işi kalem ince. Kafkas işi kalem derindir ve bu kalem tarzları, savatçılıkta iki ayrı ekol oluşturmuştur. Van kalemiyle ince astar gümüş üzerine daha çok tütün tabakası, tepsi, kamçı sapı, fincan zarfı, cigara ağızlığı, benzeri zarif işler; Kafkas kalemiyle de kemer, hançer kını ve kabzaları, barutluk ve at koşumu gibi sade ve dayanıklı eserler yapılmıştır. 

Savat alaşımı, bir ölçü gümüş, dört ölçü bakır, dört ölçü kurşun ve yeteri kadar kükürtten hazırlanır. Bir posta içerisinde önce gümüşle bağır ergitilir, sonra buna kurşun eklenir, ardından kükürt katılmaya başlanır. Kükürt katma işlemi, savat “güvercin kanadı” rengi alıncaya (koyu gri oluncaya) değin sürdürülür. Soğutulan bu alaşım çekiçle küçük parçcıklar haline getirildikten sonra, havanda toz haline gelinceye değin dövülür. Bu toz, önceden açılmış olan kalem kanallarına ekilerek kullanılabildiği gibi (ekme savat), boraksla karıştırılarak çamur haline getirildikten sonra bu boşluklara doldurularak (sürme savat olarak)da kullanılabilir. Ekilen veya sürülen savat, ocak ateşine tutulup yeniden ergitilerek, kalem boşluklarını tamamen doldurması sağlanır. Soğutulduktan sonra zeminle bütünleşen savat, su zımparasıyla tesviye edilir, keçeyle parlatılıp cilalanarak işlem tamamlanır.

Savat tekniği Kafkasya ve Van dışında Bitlis, Sivas, Erzincan, Trabzon, Samsun, Eskişehir ve Kula gibi kentlerde de başarıyla uygulanmıştır. 

KABARTMA (Çökertme): Bu bezeme tekniğine “gümüş kakma” da denilmektedir. Çelik kalemler yardımıyla gümüşün arka yüzünden kabartılması ve ön yüzünden çökertilmesi işlemidir. Osmanlı kabartma sanatının başlıca özelliği, zeminin derin çökertilmesi ile biçimdeki sadelik ve uyumdur. Levha halinde veya şekil verilmiş gümüş parça, ziftle gümüş arasında hava boşluğu kalmayacak şekilde, büyükçe bir kap içerisindeki zifte oturtulur. Zift, yalnızca kalem darbelerinin geldiği yerin çökmesini ve gümüşün delinmemesini sağlar. Gümüşün zifte yatırılmasından sonra, saydam kağıt üstüne hazırlanmış desen, ters olarak gümüşün üzerine yapıştırılır. Desen, üzerine nokta kalemiyle çizgi oluşturacak kadar sık vurularak gümüş parçaya aktarılır. Daha sonra değişik kalemlerle kademeli olarak çökertmeler yapılır. Ters taraftan yapılan bu çalışma, aslında ön yüze kabarıklık kazandıran bir işlemdir. Çalışma tamamlanınca zift şalümoyla ısıtılarak gümüşten ayrılır. İstenirse bu kez arka yüz zifte yatırılarak istenen yerlerde çökertme desenlere gerçekleştirilir. Aynı desenin çok sayıda tekrarı söz konusu ise, bir bronz çubuğun ucuna desenin negatifi oyulur; bu şekilde hazırlanan kalıp çubuğun arka ucundan çekiçle vurularak desenin yan yana ve pozitif (kabartma) olarak çıkması sağlanır.

BEŞ ADET BEYKOZ GÜLABDAN Yuvarlak kaideli, armudi gövdeli Beykoz işi opalin gülabdanların ortadaki altın yaldızla yapılmış bitkisel desenlerle, diğerleri çeşitli renkte mine çiçekleriyle süslenmiştir. 19.yüzyıl ürünü gülabdanların yükseklikleri 20 cm ile 31 cm arasında değişiyor.

BEŞ ADET BEYKOZ GÜLABDAN
Yuvarlak kaideli, armudi gövdeli Beykoz işi opalin gülabdanların ortadaki altın yaldızla yapılmış bitkisel desenlerle, diğerleri çeşitli renkte mine çiçekleriyle süslenmiştir. 19.yüzyıl ürünü gülabdanların yükseklikleri 20 cm ile 31 cm arasında değişiyor.


MIHLAMA: Çoğu kez kendi başına kullanılmamış, başka tekniklere ek bir estetik kazandırmak amacıyla onlarla birlikte kullanılmıştır. Osmanlı döneminde daha çok altın ve gümüş üstüne mıhlama yapılmıştır. “Tırnaklı” ve “tırnaksız” olarak iki şekilde yapılır: Tırnaksız mıhlamada, değerli ya da yarı değerli taş yerine yerleştirildikten sonra, gümüş çelik kalemle taşın kenarlarına sıvanarak sabitleştirilir. Tırnaklı mıhlamada ise taşevi (taşın yerleşeceği boşluk), taşın taban şekline ve ölçülerine göre boş bırakılır. Bu şekle uygun olarak ince gümüş astardan kesilerek hazırlanan ve üst tarafına zikzak dişler (tırnak) açılan mıhlama çerçevesi bu boşluğa kaynak edilir. Taş hazırlanan bu yuvaya yerleştirildikten sonra, tırnaklar taşın üstüne yatırılır. 

Gümüşe yapılan mıhlamalarda çoklukla mercan, akik, firuze, turkuvaz gibi taşların yanında renkli camlar da kullanılmıştır. Altın eserler daha çok zümrüt, elmas ve zebercet mıhlamalıdır.

TOMBAK: Bakır ve bakır alaşımlarının “altın amalgamı” (altın-cıva alaşımı) yardımıyla yaldızlanması işlemine “tombaklama” ve bu yolla altın kaplanmış parçalara “tombak” denir. Pota içinde ergitilmiş “1 ölçü altın + 8 ölçü cıva karışımı”, daha önce yüzeyi pürüzsüz hale getirilmiş ve kirlerinden arındırılmış parçanın üstüne (yumuşak tereyağı kıvamında iken) bir bez ya da fırça yardımıyla sürülerek yedirilir. Daha sonra parça kor halindeki kömür ateşine tutulup döndüre döndüre ısıtılarak yüzeydeki cıva uçurulur; böylelikle parça, oldukça kalın bir altın tabakasıyla kaplanmış olur.

Kalaylama işleminde olduğu gibi, altın, parçaya nüfuz ettiği için, son derece dayanıklı bir kaplama elde edilmektedir. Altının hemen her çağda çok değerli bir maden olması yüzünden birçok eşya altından yapılamamış, ama insanların kullandıkları eşyaya hiç olmazsa altın görünümü verme arzusu, tombaklama yöntemini doğurmuştur. Bu yöntem Bizans’ta, Selçuklu döneminde ve Osmanlı’da yaygın olarak kullanılmıştır. Osmanlı’da en çok leğen-ibrik, buhurdan, gülabdan, kapaklı sahan, tas, maşrapa, hamamtası, güğüm, kahve sitili, fincan zarfı, tepsi, kandil, sakızlık, divit, kemer tokası, körüklü fener, şamdan, mangal gibi gündelik eşyalar ile at koşum takımı, miğfer, asa, kalkan, kılıç kını ve tören alemi gibi askeri eşyalar tombaklanmıştır. Osmanlı’nın son döneminde yapılmış kimi tombak parçaların üzerinde “tonbak” şeklinde yazılmış damgaya da rastlanmaktadır. Bu damganın objenin altın değil, altın kaplama olduğu konusunda güvence vermek ve sahteciliği önlemek amacıyla vurulduğu kuşkusuzdur. Aynı tekniği kullanarak, madeni parçalar üzerine gümüş kaplama yapmak da mümkündür. 

Ne yazık ki, ülkemiz ve dünya müzelerinde yer alan ve kimi meraklı koleksiyonerlerin vitrinlerini süsleyen bu güzel eserleri yaratan ustaların adlarını bile bilmiyoruz. Onlar maddiyattan çok, gönül ve kalb zenginliğine önem vermişler; daima kanaat içinde, ama kimseye muhtaç olmadan (fakirane denebilecek ölçüde) mütevazı bir ömür sürmüşlerdir. Hepsi minnet ve şükranla anılmaya layıktır; çünkü Türk kültür ve uygarlığının yüzü, önemli ölçüde bu zanaat erbabı sayesinde ağarmıştır. 

DİPNOTLAR: 

  • (1) Tunç ( ya da bronz) bakır + kalay alaşımı, pirinç ( ya da sarı) bakır + çinko alaşımıdır.
  • (2) Ketebe alma hattat icazeti alma, yani hat öğrenimi sonunda yazı yazma diploması alma demektir.
  • (3) Sakangur bir kumaş cinsi olup değerli armağanlar, mendil biçiminde kesilmiş bu kumaşa sarılarak verilirdi.
  • (4) Bu konuda arşivlerini ve koleksiyonlarını açarak yardımlarını esirgemeyen değerli dostlar Sn. Bahaeddin DOĞRAMACI, Sn. Mehdi KAMRUZ, Sn. Muammer ÜLKER, Sn. Murat BİLİR’e ve fotoğrafları çeken Sn. Merter ORAL’a içtenlikle teşekkür ederim. 


KAYNAKÇA: 

  • ABDÜLAZİZ Bey: Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri (Toplum Hayatı).
  • Tarih Vakfı Yurt Yayınları (Belgesil/4), İstanbul, 1995.
  • BOBOVIUS Albertus, (ya da Santuri Ali Bey) : Topkapı Sarayı’nda Yaşam, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2002.
  • BÜNGÜL Nureddin Rüştü: Eski Eserler Ansiklopedisi, Çituri Biraderler Basımevi, İstanbul, 1939.
  • ERUZ Fulya : Konuşan Maden, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993.
  • KAYAOĞLU İ.Gündağ: Tombak, Antik A.Ş. – DIŞBANK yayını, İstanbul, 1992.
  • KUŞOĞLU M.Zeki : Dünden Bugüne GÜMÜŞ KAKMA Sanatımız, İLGİ dergisi Sayı: 48, İstanbul, 1987, sayfa 32-35.
  • Dünkü Sanatlarımızdan MIHLAMA, İLGİ dergisi, Sayı: 57, İstanbul, 1999, sayfa 33-35.
  • Türk Sanatında KALEMKARLIK (KALEMİŞİ), İLGİ dergisi Sayı: 53, İstanbul, 1988, sayfa 32-35.
  • Milletlerin ve Dinlerin Ortak Mirası BUHURDANLAR, İLGİ dergisi, Sayı: 51, İstanbul, 1987, sayfa 33-35.
  • Unutulmuş bir sanat dalı TOMBAK, İLGİ dergisi, Sayı: 44, İstanbul, 1986, sayfa 23-25. 


(Antik Dekor, sayı 75, ss. 108-114)